|
Tahir Kutsi-Avşar Ağıtları
|
|
09-04-2011, 03:46 AM
Mesaj: #1
|
|||
|
|||
|
Tahir Kutsi-Avşar Ağıtları
Tahir Kutsi-Avşar Ağıtları
AVŞAR AĞITLARI Tahir Kutsi MAKAL *********************** “Üstad Tahir Kutsi bu bildirisini 1981 yılında Bursa’ da yapılan II. Miletlerarası Türk Folklor Kongresi’ nde sunmuştur.” “Ilgıt, ılgıt bir yel esti Urum’dan Duydum hali perişandır Avşar’ın Gam-kasavet kalkmaz oldu serimden Döndü gurbet ile yolu Avşar’ın Gitti geldi baharları yazları Avlattılar şahinleri, bazları İskân etti gelinleri, kızları Duydum Kars’a gitmiş gülü Avşar’ın Bize haram oldu Çukurova’lar Uçtu şahin ıssız kaldı yuvalar Türkmen kızı katarlamış mayalar Bozulda katarı, ili Avşar’ın Avşar dediğin de bir büyük oba Çağırsan Beyleri, etmiyor töbe Al çuha üstünde boz- beden aba Giyinen Beyleri dolu Avşar’ın Dadaloğlu, bu iş bize güç oldu Osmanlı’dan, altunumuz tunç oldu Gözü kanlı ol yiğitler niç oldu Ermedi çakmağa eli Avşar’ın Bu bir avşar ağıtıdır. Avşarlar denince akla gelen büyük halk ozanı Dadaloğlu seslenir mısralarda. Dadaloğlu Avşar’ların tarih içindeki macerasından bir bölümünü yaşamış halk adına halkın, aşiretin duygu ve düşüncelerini dile getirmiştir. Dadaloğlu’yla birlikte öteki Avşar ozanları da halkın acısını, sancısını dile getirmişlerdir. Yaşama sevincini bir dağdan ötekine, bir ovadan bir başkasına coşkunlukla anlatan Avşarlar, Türk milletinin en çok çileye katlanan obalarından biri olarak acılarını da ağıtlardan anıtlar dikerek bugüne ve yarına bırakmışlardır. ANADOLU’YA YAYILAN AVŞAR BOYU Dadaloğlu’nun dediği gibi Avşar dediğin bir büyük oba’dır. Orta Asya’dan, Küçükasya’ya uzanıştaki uzun tarih dönemi içinde Avşar’ı kahreden “gurbet” düşüncesi olmuştur. Ve gurbet, Avşar boyunun kara yazgısıdır. Tam, “yerleşildi, burası bize uygun yerdir” denilip mutlu günler, yıllar, başlayacakken, mutluluk yaşanacakken Avşar’a gurbet illerin yolları açılmıştır. Ve bunun için Avşar koca’sı söylemiştir. “Gahbe felek ne dönersin ardıma Gurbet elde can mı verim ben sana! ” Bu da bir ağıt başlangıcıdır. Bir avşar ağıdına başlangıç! Eşeler Yaylası’ndan aşağıya; Kumavşarı, Karahöyükavşarı, Dirmil, Oğuz, Kırca, Yatağan köylerine; Denizli ve Afyon, Burdur çevresine sesler dağılır gider. Çukurova’dan Toroslara, Binboğalardan Eğri Dağlarına yüzyıllar boyu çığlık çığlık yükselen Avşar ağıtları olmuştur. Bir çetin kader yaşamışlardır Avşarlar! Savaşlarda göçen, bitmek bilmeyen yolculuklarla geçen, Orta Asya’daki Kıpçak Çölünden Horasan’a, Maveraünnehir’e, Suriye ve Anadolu’nun en Batı’sına uzanan göz çizgisinde devlet kurmuşlar, devlet kuruluşuna yardımcı olmuşlar ve Anadolu’ya Türk Mührü vuruluşunda önemli rol oynamışlardır. OĞUZ DEVLET KURAN TORUNLARI Anadolu haritasında bugün, yüzlerce nokta olarak Avşar’ı bulmak mümkündür. Ankara, Afyon, Amasya, Bolu, Bursa, Çankırı, Denizli, Isparta, Kayseri, Kastamonu, Konya, Kütahya, Manisa, Sivas, Kahramanmaraş, Tokat, Yozgat ve Zonguldak illerinde Avşarlar, köy isimleri olarak yerleşip medeniyet kurmuş kişiler olarak da önemli bir nüfuz sahibidirler. Tarih bilgilerine ve eldeki belgelere göre Avşarlar’ın geçmişi önemli bir kaynağa dayanmaktadır. Avşar, ünlü Türk Hakanı Oğuz Han’ın altı oğlundan Yıldızhan’ın en büyük oğludur. Öteki kardeşleri Beydili, Kargın ve Çorukluğ’dur. Osmanlı İmparatorluğunu kuran Kayı boyunun içinde bulunduğu Bozok grubundan olan Avşarlar, tarihi içinde, Afganistan, İran, Azerbeycan ve Anadolu’ya canlılık vererek hayat bulmuştur. Tarih boyunca daima varlıklarını duyurmuşlar dillerini, milli gelenek ve göreneklerini korumasını bilmişlerdir. Birlik içinde toplu yaşama, Türk Milletinin bir parçası olarak ilerleyip yükselme bilincindeki Avşarlar, Nadir Şah öncülüğünde İran’da devlet de kurmuşlardır. (Nadir Şah, İran Hükümdarı Tahmasp’ın başkomutanı idi. Komşuları ile yaptığı savaşlardaki üstün başarı sonucunda Beyler, Kumandanları Nadir Şah’ı Devlet Başkanı ilân ettiler. 1936’da Şah olan Nadir Şah, 1741’de öldü) TÜRKÇE’NİN YAMAN SAVUNUCULARI Zaman, zaman bağımsız güçlü bir Türkmen oymağı olarak, zaman zaman Selçuklular ve Osmanlılar kumandasında bulunarak Avşarlar, tarih içinde isimlerini ve yerlerini daima diri tutmuşlardır. Bu arada boy mensupları, her türlü etkiye karşı dilleri Türkçeyi korumuşlardır. Dili diri ve canlı tutumada en büyük âmil, Avşar’ların türküleri, ağıtları, hikâyeleri, menkıbeleri olmuştur. Avşar ozanları öncelikle kahramanlık türküleri (yiğitlemeler, koçaklamalar) söylemişler, dağlardan tepelere yankılanan bozlak okumuşlardır. Avşar boylarının tarih içindeki tarih çizgisini dile getiren ve çeşitli acılı olaylar karşısında söylenen ağıtlar yanında ölüm ve tabiat olayları karşısında duyulan acıları dile getiren parçalar da yollar boyu dilden tele gezinip durmuştur. Avşarlar, Dadaloğlu, Elbaloğlu, Azmi gibi ünlü ozanlar yetiştirmişlerdir. Arı-duru Türkçe ile bu halk ozanları. Avşar oymağı ile mensuplarının acılarını, sancılarını dile getiren türkü ve deyişler söylemişlerdir. Bunlarla birlikte adı bilinmeyen Avşarlar da dilimizin en güzel ve başarılı ağıtlarını ortaya koymuşlardır. Bu ağıtlar, yüzyıllardan beri, yurdumuzda gönüllerden kulaklara yansıyıp durmaktadır. İSKAN ACILARI Adı belli ozanların ağıtları ve anonim ağıtlar daha çok iskân acıları’nı anlatmaktadır. Doğu ve Güney Anadolu’daki aşiretlerin konar - göçer’likten kurtarılıp belirli yerlere yerleştirme çalışmaları 180 yıl sürmüştür. Kışın ovada ve sahilde, yazın yaylalarda yaşama alışkanlığındaki Türkmen oymakları, zorla iskân edildikten sonra eski yurt’larını unutamamışlar, özlemi, hüzünü türkülerde dile getirmişlerdir. “Yurtlarının kıymetini bilmeyen / Her birisi bir kötüye kul olur.” görüşündeki Dadaloğlu’nun akrabası Beydili oymağından Âşık Seyit Osman, eski köylerin, göl ve dağların, suların özlemini yaşamıştır. Turnalarla seslenmiştir. Seyit Osman şöyle demiştir: “Duman kalkmış Anavarza çölünden Savrun’dan, Cumbuş’tan, Bucak Belinden Kırk sunan Tapan’dan, Hacın yolundan Kirazın başına çıkın durnalar. …Allı turnam ordan erce yekinin Karsavran’dan Hökeççe’ye dökülün Teke suyu kıblesine bükülün Bir gece de orda kalın durnalar. Durnamın gelişini Çukurova’dan Gatarını dutmuş yüksek havadan Guru Çay yolundan, Gılıçkaya’dan Taf’ın gözü ora yakın durnalar. Çık Deveyokuşu’na da Mandal’ın düzü Acep aktı m’ola şol Taf’ın gözü Yoncalıdere’de de Sindel’in özü Düş Goca Irmağa akın durnalar. Durnam geldi çıktı Bozok eline Ötüşürken hayran oldum diline Akdağ kazasının Ganık gölüne Çevrili çevrili gonun durnalar. Der Seyid’im, habar geldi yazınan Ötüşerek durnam gelir gaz’ınan Şu bizim yurtları görmüş gözüren Değiyor sinem okun durnalar…” İlerde genişçe işlenecek olan “iskân olayları” sırasında Seyit Osman’a en çok dokunan “atların Avşarların altından alınması” olmuştur. Dadaloğlu’nun “Severim kır atı bir de güzeli” deyişinden anlaşılacağı üzere Avşarlar için atın önemi büyüktür. Dede Korkut’ta “gardaşımdan ileri” diye övülen at,. Avşarların elinden “başka yere gidilemesin” diye alınınca Seyit Osman sazının tellerinden at iniltisi çıkartmıştır: “Bütün iskân oldu. Avşarlar, Kürtler Yürekten mi çıkar iyi olmaz dertler Mezete gidecek boyn’uzun atlar At vermemiz iskânlıktan zor oldu.” SAVAŞIN BAĞRINDAKİ AVŞAR YİĞİTLERİ Avşarlar, hür ufuklu dağlarından, engin ovalardan koparılıp belirli yerlere yerleştirildikten sonra çıkan savaşlara yiğit delikanlılarını yollamışlardır. Tarihimizde “Doksanüç Harbi” olarak anılan savaşa, yurdun her yerinden ve her Türk boyundan olduğu gibi Avşarlar da katılmışlardır. Savaş öncesi ve sonrası bir çok Avşar ağıdı doğmuştur. Âşık Seyit Osman şöyle seslenir: “İstanbul karıştı, Moskof seslendi Ak gelinler kara giydi yaslandı Kral baş kaldırdı. “redif” seslendi Şu sılam da yol görünür gözüme. Kızılırmak seni gece geçince Odunluk Dağında bir su içince Kılavuzu Kötele’de geçince Şu sılamda yol görünür gözüme. Kiraz’ın başına çıktığım zaman Kırksuyu, Tapan’ı dolansam hemen Bucağın galası pusunan duman Çukurova çöl görünür gözüme. Der Âşık Seyid’im, bir firkat geldi Koç yiğitler sılasından ayrıldı Elim aşiretim ağladı kaldı Büyük dağlar bel görünür gözüme…” Erzurum’a savaşa giden, orada şehit düşen Pınarhisar’lı Hüseyin’in ardından Musabey kızı Emiş kadın tarafından yakılan ağıt da, yakınını bu savaşlarda yitiren kadınların duygularını şöyle dile getirir “Her öven oğlunu över Püskülü boynunu döver Zorbaz yigit oğlancığı Adamı evinde döver Hüseyin oğullar hası Bir yana eğilir fesi Rençberim oğlancığım Tarladan gelir sesi Hüseyin ciride binmiş Altında atı hopluyor Şu caminin kapısında Deli oğlum adam topluyor Erzurum’a gideceğim Dizimde kalmadı derman Eğer ki oğlum gelirse İnekten ederim kurban Hasta benim oğlum hasta Su veririm gümüş tasta İki keklik bir kafeste Beslediğim oğulcuğum Ben bostana indim idi Kayısılar olmuş çağla Dinibir uğruna gitti Allah işini onara Erzurum Hasankale’si Yılılıp viran olası Yarıbel’in karı söktü Kalan mektubun sırasıı Sögüt diker, kuyu kazar Hüseyin’im burda gezer Öldüğüme aramazdım Çıkınca görünse mezar.” YANDI AVŞAR GÜZELLERİ Avşarların erkekleri çatık kaşlı, uzun boylu ve yiğit olur. Kızlarının güzelliği ise dillere destandır. Avşar güzellerinin çarpıcılığı günümüz şiirine de yansımıştır. Niyazi Yıldırım, “Kopuzdan Ezgiler” kitabında Avşar Kızı için yazdığı şu güzellemeye yer vermiştir: “Avşar kızı suya gider Badem gözler çekikçedir Altunu, penezli tacı Yana doğru yıkıkçadır. Tezdir gidip gelmeleri Gül açtırır gülmeleri Yanakları güz elmaları Elmacıklar çıkıkçadır Dağ ağzında inci dişler Avşar kızı neyi düşler Gergefine oya işler Parmakları mekikçedir Kaşları yeni ay gibi Bakışları Umay gibi İki yaşında tay gibi Ter kokusu kekikçedir Temrendir kirpik uçları Kan etmektir hep suçları İki örgülü saçları Topuklara dökükçedir…” Günümüz şairlerine dahi ilham veren, Dadaloğlu’nun ise öve öve bitiremediği Avşar kızları, yavuklular savaşa gidince canevlerinden vurulmuşlardır. Seferberlikte dört oğlunu savaşa veren Kayabaşı köyünden kara Hatice’nin ağıdında bu durum şöyle dile getirilir: Elif bekâr, Cennet bekâr Acemi’im tâlime çıkar Dört oğlum sefer ağzında Topal’ım kahrımı çeker Erbişimin kozaları Yandı Avşar güzelleri Sarıkamış’ta kırıldı Goncagül’ün tazeleri Anadolu’nun çeşitli yerlerinden derlenen ağıtlarda genç kızların, gelinlerin yavuklusuz ve kocasız kalışlının acıları siyim siyim gözyaşları ve kahr ile.verilmektedir. Başta da belirtildiği gibi Aşar ağıtlarına geniş çapta kaynak olay “iskân” ve aşiretler arasındaki çarpışmalar olmuştur. Araştırmalarımız ve genç tarih bilgini Alper Karslı’nın notlarından hareketle konuya biraz daha yaklaşalım: SOSYAL OLAYLAR VE İSKÂN XI. Yüzyılda Orta Asya’dan göçederek Çukurova ve Torosların her yöresine yerleşen “Türkmen Boyları” konar - göçer ve yerleşik hayat tarzlarını uzunca bir süre sürdürdüler. Fetihle beraber “kılıç hakkı” olan toprakları aralarında üleşerek (bölüşerek) dirlik ve düzenliği sağladılar. Aralarında aç ve çıplak bırakmayarak “Nizâmül Âlemi” kurdular. Devletin merkezi gücü, oymaklar arasında “Türkmen geleneğini” canlı tuttu, uzun süre yaşattı. O günlerin davası Dadaloğlun’da şöyle yansır: “Gene şenliklendi dereler düzler, Otağın yüklenmiş gidişin gözler Şimdiden çuha giymiş, gelinler kızlar, Hani yayla der de, özleşip gider.” Osmanlı Devleti’nin 1571 yılında Kıbrıs’ı fethetmesiyle aşiretlerin yaşantısında büyük değişiklikler oldu. Çukurova’dan İç-el’den, Toroslar’dan haylice “konar- göçer” yörük taifesi Kıbrıs’a göçürüldü. Fakat Karahacılı (Bozdoğanlı) Yörükleri Kıbrıs’a gitmek istemediler. Ve asıl yurtlar olan İç-el ve Silifke’yi terk ederek Tarsus, Adana, Kozan, Kadirli taraflarına doğru kitle göçüne yöneldiler. Onların bu şekilde yer değiştirmesi daha önce Seyhan, Ceyhan, Göksu, Gâvur dağları ve Sunbas yörelerinde yaşayarak kendi hisselerine düşen mezrâları işleterek hem “konar - göçer” hem de yerleşik “Bozkır hayatını” sürdüren Tecirli, Cerit, Avşar, Lek Kürdü, Karamanlı, Varsak Boyları, Bozdoğanlı Yörüklerine karşı geldiler. AŞİRET KAVGALARI Uzunca süren aşiret kavgalarının önemli bir sebebi oldu. 1570-1650 yılları arasında ortaya çıkan bu sosyo-ekonomik kaynaşma ve değişimde Osmanlı Devleti düzenleyici ve yönlendirici gücünü gösteremeyince bölgenin sosyal yapısı büyük ölçüde değişti. Merâların kullanımında büyük aşiretler- geniş sahalarda- nüfuzlarını artırdılar. Devletin zayıflayan otoritesini ve fonksiyonunu dinlemediler. Hattâ birbiriyle kavgalara girerek toprağa yerleşik nüfusun çiftini - çubuğunu, köyünü, kentini terk ederek dağlara - daha güvenli yerlere göç etmelerine yol açtılar. Bu durumun sonucu olarak Ceyhan nehrinin sağ yanı- Gâvur dağı etekleri- Tecirli, Ulaşlı oymaklarının nüfuz sahası, Kadirli’nin ova sahrası- Bozdoğanlıların, Sunbas ve Kozan civarı ise Avşar, Varsak ve Lekvanik aşiretlerinin tam kontrolüne girdi. Devlet işbirliğinin zayıflamasıyla toplum dilimlerinin uyumluluğu değişti. Ve ‘Kudretli Bey’ler ortaya çıktı. Kozan civarında Arıklı Varsaklarından olan Kozan – oğulları, 1680-1700 arasında Divânoğullarının hükmüne son vererek Sis, Feke, Belenköy, Hacın civarını ellerine geçirdiler. Osmanlı Devleti ise kendi gücünü Çukurova Ve Toroslarda hissettiremeyince kendine bağımlı “Bey”lere Beratlar vererek onlar vasıtasıyla yöreyi idare etme politikasını sürdürdü. Fakat hızla değişen dünyadaki şartlara uyulamadığından bu politika da sonuç vermeyince aşiret kavgaları ve isyânlar bölgenin sosyo- ekonomik yaşantısını tahrip ederek sürdü gitti. Gülek Boğazı’ndan Çukurova’ya inip Antakya’ya geçen Hac yolu, Misis - Gâvurdağları arasında Tacirli aşiretince kapatıldı. Adana- Sis- Hacın- Kayseri karayolu da Kozanoğularının idaresindeki Varsak ve Avşarlarca tutuldu. Uzun süren aşiret kavgalarının sonunda harap köyler, kasabalar, şehirler ortaya çıktı. O günlerin ızdırabını Dadaloğlu şöyle dile getirir:: “Okuduğun tutmaz oldu âlimler, Kalktı da obalar arttı zulümler Terlemeden mal kazanan zalimler Can verirken soluması zor imiş.” DEVLET ÇARE ARIYOR Osmanlı Devleti de toplumdan gelen şikâyetlere çözüm bulabilmek için, “isyâncı aşiretleri” yerinden yurdundan alıp -Kuş uçmaz - kervan geçmez Suriye çöllerine-Rakka’ya sürmeye başlamıştır. 1600-1800 arası uzunca süren yerinden oynatma ve sürme (iskân etme) politikası başarılı sonuçlar vermemiş, “dirlik ve düzenlik” sağlanamamıştır. Sürgüne Rakka’ya gönderilen Avşar, Cerit, Bozdoğanlı, Lekvanik, Tacirli, Ulaşlı ve diğer Türkmen boyları Gâvurdağlarını aşarak Çukurova’ya dar düşmüşler, Güveloğulları, Beyazitoğulları, Kozanoğulları, Kerimoğulları, Küçükalioğulları gibi Beylerin himayesine girmişlerdir. Dünya şartlarının hızla değişmesi sonucu, zayıflayıp gerileyen Osmanlı Devleti topraklarını koruyamaz duruma geldi. Fransızların desteğiyle 1832 yılında Mısır’lı İbrahim Paşa’nın kuvvetleri Çukurova’yı işgal ettiler. Mısırlılar çık kısa kaldılar ama Fransız, İngiliz uzmanları Filistin, Kıbrıs, Çukurova’ nın önemini anladıklarından bölgeyi “etkileme” çalışmalarına başladılar. Kırım Harbi öncesinde İngiliz elçiliği baştercümanı Pisani Çukurova’ ya gelerek Kozanoğullarına asker ve silah desteği vermeyi vaad etmiştir. İngiltere’ nin gayesi, Kıbrıs’ın yanıbaşında kendi güdümünde bir devletcik kurmaktı. Çukurovadaki gelişmeleri İstanbul’ dan izleyen ve devletin politikasına vakıf “Medrese Doktoru” A. Cevdet Paşa, vergi ve asker alımı, Ova’ nın Türklerce iskân edilerek şenlendirilmesi, pamuk, küncü, çeltik üretiminin artışını sağlamak amacıyla Devlet eliyle Çukurova’ yı ıslâh etmek istedi. Dünyadaki mevcut gelişmelerden habersiz kendi halinde yaşayan Türkmenler birdenbire çıkagelen ıslah ordusunu görünce çok şaşırdılar. 1865 yılında İstanbul’da Bakanlar Kurulu’nun birkaç aylık toplantısından sonra “Mavi donlu”, “mihver külahlı” müşir Derviş Paşa’ya ıslâh ordusunun başında fesatçılara karşı “kılıç kullanma” görevi verildi. Halkı mutluluğa kavuşturucu “Dirlik ve düzeni” kurması için de Cevdet Paşa’ya “kitabın dediğini yapması” görevi verildi. Akdeniz’in mavi sularını yara yara İskenderun’a doğru yaklaşan buharlı gemiler, 25 Mayıs 1865’de “Gök renk ordu”yu karaya çıkardılar. Ordunun başında bulunan Derviş Paşa, Cevdet Paşa ile müştereken “mavi atlas kese” içerisinde saklı tutulan Padişah fermanının daha açık izahı olan bir beyannâmeyi Bey’lere göndermeye başladılar. Dağıtılan bu bildirinin daha sade bir örneğini sunuyoruz.. BİLDİRİ “Herkesin bilgisi olduğu gibi velinimetimiz padişahımız efendimiz hazretlerinin daima sınıf- ı tebe’a ve halkın bütünü hüsn-ü sa’âdeti hâl’ü istirahâtı ve bütün “memâlık-ı şahane” lerinin refâh ve mâmuriyetinin sebebi olup; bunun sonucu her gün ve her tarafta görülmekte olup ve bu hususta Devlet tarafından herkesin meşru hukukunu korumada gösterilen parlak eserlere karşılık bütün ahali taraflarından dahi gerçek görevi bağlılık ve ilfası yani herkes vatanın “gerçek mutluluk kazancı” olan asayişin devamına çalışarak toplumun ve fertlerin yek diğerine ait olan hukukuna saygı ve herkesin menfaatına uygun olan Devlet hizmetini yerine getirmek ile bağlılığın şartlarının icrası aranılmaktadır. Sizler servet ve mamuriyetle Devletin en kabiliyetli olan yerlerinin ahalisi olup, sizin dahi her gün olacak saadetli halinize kavuşmanız ve güvenliğinizin istenilen en ileri seviyeye gelmesi arzu olunur iken; nasılsa durumunuza bakılmadığından içinize uygunsuzluk girdiğinden bir süreden beridir bu dağlarda “kötü olaylar” vuku bulmakta ve bu ise ahalinin reislerinin şiddet kullanarak eski derebeyliği yaşattıkları ve halktan dahi bazı cahilleri İslâmiyet ve insanlığa karşı olarak serkeşliğe gittikleri cihetle bütün toplumu töhmet altına ve vatanınızı fitne ocağı ve hırsız yatağı şeklinde göstermekte bulunmalarıyla bu duruma bir son verip cümlenizi şu töhmetten kurtarmak ve herkesin faydalanacağı ıslahı gerçekleştirmek hem de hukuk ve devlet menfaatleriyle ahalinin güvenlik içinde yaşamasını sağlamak için emredilen Padişah fermânı gereğince beraberimizde bulunan cesur Devlet askeri ile buraya gelindi. Sizden öncekilerin eseri olmak üzere bir çok uygunsuzluklar olmuş ise de Devletin arzusu geleceğinizi düzene koyup “kuvveti ne kadar büyükse” sağlamak ve merhameti dahi ol mertebe büyük olduğunu göstermek olduğundan Devletçe daha önce cezalar affedilerek “hukukun üstünlüğünü” sağlamaktan başka hiçbir şey aranılmamıştır. Herkesin mal, can ve namusu için Padişahımızdan hilâfet gücüne uygun olarak eman verilir. Bundan başka bütün toplumun refah ve saadetinin korunmasına bakılacağı gibi halkın reislerinden dahi Devlete bağlı olduklarını gösteren ve isteyerek bağlılık şartlarını yerine getirenler her nerede olursa olsun gerek şimdi ve sonra Devlet sayesinde geçineceklerdir. Hizmetleriyle mükâfatlandırılacakları dahi herkese duyurulur. Gelecek için yapılacak “ıslahat” dahi ülkenin diğer tarafları halkının ifa ettikleri görevi sizler dahi onlar gibi yerine getirip bundan dolayı hiç kimsenin kimseye zulüm edememesi ve ülke idaresini zorba ve derebeylik yolundan çıkarıp “genel idareyi” uygulayarak hükümetin varlığını göstermekten ibarettir. İşte burası herkesin bilgisi olduktan sonra her kim isteyerek itaat görevinde bulunur ise merhamete, adalete kavuşacağından şüphe olmayacaktır. Karşı durum ortaya çıktığında bir kişi veya bir topluluk tarafından serkeşlik hareketi zuhurunda dahi şiddetle bastırıp “uslandırılacağını” herkesin bilmesi lâzım gelir. Bir elde merhamet ve ferman “Berat”ı ve diğerinde adalet “kılıcı” ile gelindi. Hemşehrilerimizden bir ferdin bir damla kanının dökülmesi istenilmez. Lâkin serkeşlik ve kötülük edenin dahi “terbiyesi” kanunların hükmündedir. Beraberimizde bulunmalarıyla iftihar ettiğimiz Devlet askerinin üzerinde dalgalanan sancak herkes için güven ve bağlılığı sağlayacağından onun altına sığınanlar her surette korunacakları gibi ellerinde olan süngülere karşı gelenlerin dahi kahrolacakları bilinmelidir. Burasını herkes anlayıp herkesin anlayıp, herkesin faydası için kabul olunacak islahât hakkında ortaya çıkacak teşebbüsler ve tenbihler karşı haraketten sayılmamak üzere Orduyu hümayun “müşirlik dıvan” ve “özel memuriyetten” işbu bildiri hazırlandı ve yayınlandı. FERMAN PADİŞAHIN Padişah fermanı aşiretler arasında panik yaratmış olacak ki o duygular Dadaloğlu’nca şöyle izah edildi: “Belimizde kılıcımız kirmanı Taşı deler mızrağımın temreni Hakkımızda devlet etmiş fermanı Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” Oysaki Derviş Paşa’nın “şeşhane topları” mavzerleri karşısında Türkmenlerin kılıcı, gürzü, mızrağı, filintası tesir etmeyecekti.. İslah ordusu Avşar topraklarına yaklaşınca bir korku aldı herkesi, savaş olacaktı, cenk olacaktı. Kan akacaktı, kısacası Türk Türk’ü kıracaktı. Avşar’lar söyledi: “Surdürür atım sürdürür Sürgüsü duman püskürür Yiğitliğin şerefi cenk Hem ölür hem öldürür.” Derviş Paşa, görevini yapıyor, kılıcını Türkmen yarasına çaldıkça çalıyordu. Çok kanlar aktı. Belenköy’de, Görleşen’de hayli insan kırıldı. Türkmen Bey’i Kazanoğlu Yusuf Bey’ de ödürülenler arasındaydı. Toros dağlarında sazın tellerinden yankılanan sesi dinleyelim: “Çıktım Koza’nın dağına Karı dizleyi dizleyi Yaralarım göz, göz oldu Hekim gözleyi gözleyi” Oysaki Türkmen’de hekim ne gezerdi! Yaraya melhem olan sadece sazın telleriydi: “Kozan’oğlu oturuyor, Beylik toplar atılıyor, Ne durursun Kozan’oğlu Kan gövdeyi götürüyor” Türkmen eli, bir defa daha Türmenlerin kanıyla sulandı. Geride dullar, yetimler, gözyaşları döken analar vardı. “Şu Feke’nin hanımları Kara bilmez alınları Kör olasın Derviş Paşa Hep dul ettin gelinleri.” Derviş Paşa’ya karşı nefret o kadar artmış olacak ki bakınız ne diyor Dadaloğlu: “Derviş Paşa gayri kına yakınsın Böbür, böbür dört bir yana bakınsın Amma bizden gece gündüz sakınsın Öç alırız ilk fırsatı bulanda…” HAK’KA BÜYÜK SÖYLEDİK Oysaki gök renk ordudan intikam almak değil, onun emirlerine uymak gerekiyordu. Bunca eziyet, ızdırap ve kan dökülmesinin sonucunda olan bitenlerin nereye varacağını kestiremeyen Dadaloğlu şunları da söyleyebiliyordu: “Neyledik de Hak’ka büyük söyledik Ne akılla kahpeleri dinledik Cahil idik, n’ettiğimiz bilmedik Aciz çıktı bak adımız her yanda..” Türkmen yiğidinin açık sözlülükle cahilliğini ve ne ettiğini bilmediğini söylemesi, onun çağdaş düşüncenin en ileri boyutlarına ulaşabileceğini, gerçekçi olabileceğini; görkemli uygarlıklar yaratabileceğini de gösterir. Ve de Türkmen ozanı Dadaloğlu işin gerçeğini en sonunda anlayabildi. “Kozan’a iller Kozan’a Akıl etmez bu düzen’e Öldürmüşler beyimizi Yasak mezarın gezene” Dadaloğlu’nun “akıl ermez bu düzene” derken, o, düzenin varlığını öğrenmek de istiyordu. Osmanlı diyarında beylerin hüküm sürdüğü, üretime dönük ekonominin olmadığı, “Yöre”lerin aşiretlerce bölünüp kendi başlarına sosyal ve ekonomik güç oluşturduğu ortamda: Devletin gücü çok zayıf olacaktı. Sınıflaşmış ve karmaşık Çukurova’daki toplum yapısını, kırabilmek için Osmanlı Devleti, kitabın gölgesinde, silâhlarının namlusunda savaş vererek amacına ulaşabildi. Bu olay 19. yüzyılda nadir olarak uygulanan tipik bir “Ali Cengiz” oyunuydu. MUTLU SON Eğer bu “oyun” oynanmasaydı İngilizler, bölünmüş, güçsüz düşmüş Çukurova’da, Kıbrıs’ın yanı başında kendilerine bağımlı beylikler, devletçikler bulabileceklerdi. Öyle ki, 1861 yılında başlayan Amerikan İç Savaşında kendi ham madde ihtiyacını gidermek için “Türkmen eli”ne göz dikilmiş 1.500.000. dönümlük Çukurova, batılı sömürücü güçlerin hedefi olmuştu. Batının büyük kentlerinde “Türkmen eli’nde pamuk, şeker kamışı, madenler, tuz, tütün, demiryolu üretim ve yapım faaliyetleri hızla sürdürülmekteydi. Osmanlı’nın “gök renk ordusu” toplumdaki sınıflaşmayı ve bölünmeyi önledikten sonra, Beyleri uzak diyarlara göndermiş, ova’da köyler, şehirler inşa etmeye başlamıştır. Öyleki “Kitabın emrine” uymaya çalışan A.Cevdet Paşa, birkaç yıl daha Çukurova’da görev yapmış, pamuk ekimi, iskânlarla uğraşmıştır. Kısacası o, insanını aç ve yoksul bırakmamak istemişti. Bu düşünce, yüzyıllarca öncesinden beri süregelen bir düşüncenin, kısacası insanlığın ortak özlemiydi. AVŞAR AĞITLARINDA ORTAK ÖZELLİKLER Konar- göçer dönemde ve “iskân olayları” döneminde Türkmenlerin ölüsüne ağlayacak zamanı bile olmamıştır. Halk, acısını içine atmış, acıya tevekkülle dayanmayı bilmiştir. Dadaloğlu’nun “ölen, ölür kalan sağlar bizimdir” görüşü Avşar boyunun ortak düşüncesi olmuştur. Her olay karşısında Avşarlar, yarına olan umutlarını yitirmemişlerdir. “İskân mıdır başımıza kalacak / Arkasından yetişiyor sağları” diyen Dadaloğlu, evlerin yeniden kurulabileceğini, birliğin dağılmayacağı ümidini de vurgulamıştır: “Sever Dadaloğlu’m doğruyu sever Her zaman kovağa mazı mı yağar Adamın arslanı Avşar’dan doğar Yine yapar el çarpılı evleri…” Ozanların, “türkü”nün kuruluş tekniği ile söylediği: (yani birinci kıtanın ikinci ve dördüncü mısraları birbiriyle uyaklı, öteki kıtaların son dizeleri baştaki iki ve dördüncü dizeyle uyaklı ve genellikle 6+5 yahut 4+7’lik 11 hece) ağıt dışında anonim ağıtlar mani tarzında döşenmiştir, Üçüncü dize serbest, bir, iki ve dördüncü dizeler birbiriyle uyaklıdır. Genellikle yedi ve sekiz heceliktir. Zaman zaman anlama önem verilmekte, bunun hatırıyla kafiyeden vaz geçilmektedir. SONUÇ Anadolu’nun çeşitli bölgelerine dağılmış bulunan Avşarlar, yüzyıllar boyunca onbinlerce ağıt söylemişlerdir. Türk Milletinin bütün kollarında ağıt yakma geleneği süregelmiştir. Bir genç ölünün ardından söylenen ağıtlardan bir kısmı, derlenip yayınlanmıştır. Üniversitelerimizin folklor bölümlerinin ve öteki kuruluşlarının fıkra, şiir hikâye, atasözü, deyim derlemeleri, yanında ağıt derlemeleri yapmaları da milli kültürümüz için faydalı olacaktır. Bildirimizi, Allah’ın, milletimize topluca ağıt söyletecek acılı günler göstermemesi dileği ile bitirmeyi isteriz. KAYNAKLAR Cevdet Paşa- Tezâkır Tahir Kutsi-Dadaloğlu- Toker Yayını Mehmet Paşabeyoğlu- Avşar Elimiz ve Dadaloğlu Tahir Kutsi- Notları ve derlemeleri Alper Karslıoğlu- Özer arşivi, Doktora tezi (İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi) |
|||
|
« Önceki Konu | Sonraki Konu »
|
Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi

Arama
Üye Listesi
Takvim
Yardım



