Yeni Cevap 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Tahir Kutsi Makal' dan EFLATUN CEM GÜNEY'e
09-04-2011, 03:47 AM
Mesaj: #1
Tahir Kutsi Makal' dan EFLATUN CEM GÜNEY'e
Tahir Kutsi Makal' dan EFLATUN CEM GÜNEY'e

TÜRK HALK EDEBİYATINDA SÖZLÜ ANLATIM GELENEĞİ VE “MASAL BABASI” EFLATUN CEM

Tahir KUTSİ MAKAL
*************************

“Üstad Tahir Kutsi, bu bildirisini 8. Kasım 1989 tarihinde İnönü Üniversitesi’ nde yapılan toplantıda sunmuştur.”

Türk edebiyatı, geleneği olan zengin bir edebiyattır. Türk milletinin edebiyatı, Türk halkının tarih sahnesine çıkışıyla başlar. Pek doğal ki, yazıdan önce de Türklük vardı ve bu halk, kabaca da olsa bir edebiyata sahipti. Gelişen zaman içinde edebiyat da gelişmiş, dil öykülerle, şiirlerle, destanlarla işlenmiştir.

Edebiyat tarihçilerimiz, edebiyatımızı “sözlü”, “yazılı” olarak ayırırlar. Sözlü edebiyat, halk arasında anlatılan öykülerden, okunan şiir ve destanlardan oluşur. Bu ürünler yüzyıllar boyunca halkın belleğinde yaşarlar. Bu edebiyat ürünlerinin ilk yaratıcısı tek kişidir, bir ozandır. Yıllar içinde anonim hale gelirler. Bu anonim halk edebiyatının ürünlerini daha sonraki kuşaklara, sözlü anlatım geleneği içinde aktaranlar ise yine halk ozanlarıdır. Yahut halkımız arasında “hikâyeci” adıyla anılan kimselerdir. Halk öyküsü anlatanlara yanlış olarak “meddah” da denilmektedir. Oysa meddah, “methedici, övücü” anlamındadır ve halk hikayecilerinden ayrılır. Meddah, tek başına tiyatro yapar, hikâyeler anlatır, hisseler çıkarır. Halk edebiyatı ürünlerinde ise daha çok günlük hayata değin kıssalar anlatır.

Sözlü edebiyat geleneğimizin anlatıcısı da bir sanaçtı niteliğindedir. Yaratma gücü ve yeteneği vardır. Bunlar çok zaman kendileri de ozandır, çalarlar söylerler. “Ozan” lar, Türk toplumunda her zaman varolagelmişlerdir. Halk ozanları, kimi Türk toplumunda “Aşık” kiminde “ozan” ve başka adlar almışlardır. Altaylılar “Kam” Kırgızlar “Bahşı-Baksı”, Yakutlar “Oyun”, Tunguzlar “Şaman” Oğuzlar “Ozan”, Azeriler “Aşug” demişlerdir. İlk zamanlarda ozanlar, dini - askeri törenlerde görev alırlardı. Günün önemine göre destan koşma ağıt, koçaklama türkü okurlar, halkı coştururlardı. Türk toplumunun destanlarını yapan, birleştirip dededen toruna aktaran bunlardır. Halk ozanlarının söylediği destanların zamana uygun söyleyişleri ile halk hikayeleri olmuştur. Bir çok halk hikayesinde destan motiflerinin bulunuşunun sebebi budur. “Dede Korkut” hikayelerinde özellikle destan motifleri belirgindir. Ve topluca söylenmesi halinde Dede Korkut, bir büyük destan olarak ortaya çıkar. Oğuz boyunun bu büyük destanı zamanla bölünmüş, hikâyelere ayrılmıştır.

Dede Korkut öyküleri, Türk sözlü edebiyat geleneğinin en belirgin örneklerinden biridir. “Hekâyet “çiler yahut ozanlar, yüzyıllar boyunca belleklerinde korumuşlar, kuşaktan kuşağa aktarmışlardır. Halen bazı hikâyeleri değişik varyantlarla aklında tutan ve çok güzel şekilde anlatan halk ozanlarımız vardır. Dede Korkut hikâyeleri, daha sonradan kaleme alınmıştır. 1950’li yıllardı, Rusya’da Azerbeycan’da bu hikâyelerin okunması yasaklanmıştı. Kitaplar imha edilmişti. Çünkü Dede Korkut hikâyeleri, topluma millet olma şuuru aşılıyordu. Ataların kahramanlıkları, insani duygu ve düşünceler vefa, dostluk, kardeşlik, birlik, birlikte başarıya ulaşma düşüncesi, yurt ve millet sevgisi, feragat ve fedakârlıklar anlatılıyordu. Türk Kağanları’nın yücelikleri de bu öykülerde anlatılıyordu. Kitaplar imha edilip okumak yasaklanınca Azerbaycan’da Dede Korkut hafızları türedi. Evde, tarlada, hapishanede bunlar sözlü edebiyat geleneğimizi yaşattılar ve Azeri Türkleri yasağı deldiler kaldırttılar...

Her biri bir folklor hazinesi taşıyan halk hikâyelerimiz de baskı yüzünden veya kendiliğinden hiçbir zaman unutulmamıştır. Bugün gazetelerin, radyonun, televizyon ve videonun bulunduğu günümüzde sözlü edebiyat geleneğimiz yok olmamıştır. Halk ozanlarımız, özellikle Doğu Anadolu’da geleneği sürdürmektedirler. Ozanlar geleneği yaşatmaktadır ve halk, ata yadigârı geleneğin yaşamasını istemektedir. Bir köye bir güçlü ozanın geldiğini duyan köylü, televizyonda isterse en güzel program olsun, “oturak evi- muhabbet konağı”na koşmakta, eski destanların parçalarını, kendinden olanı dinlemektedir... Evet kendinden olanı… Halk öykülerini bir halk ozanı yaratmıştır. Daha sonrakiler onu geliştirip söylemişlerdir. Hemen her halk hikâyesinde öykünün bir yerlerinde manzum parçalar mevcuttur. Halkın duygu ve düşüncelerini, acılarını, özlemlerini, gurbet ve sıla duygularını dile getiren şiirlerdir bunlar. Halk ozanı halk adına konuşur, halkı söyler ve halkı düşünür. Halkın, kendi hikâyesini dinlemesi, öğrenmesi ve anlatılırken yaşıyor olması normaldir.

Halkın yüzyıllar boyunca yaşatıp yaydığı halk hikâyelerinde de halk kendini görür. Türk’ün ilk romanı, Tanzimat’tan sonra başlamaz, ilk romanlarımız halk öyküleridir. Bir olayı geniş çerçevesiyle, güzel bir üslupla anlatır bu hikâyeler. Zamanda birlik, konuda birlik, mekânda birlik prensibi bunlarda da geçerlidir.

Köroğlu hikâyelerinde - 24 kolu vardır -.yöneticiye o zamanın Derebey’ine baş kaldırmış bir yiğidin öyküsü vardır. Kerem ile Aslı hikâyesinde, din ayrılığının, birbirine âşık iki genci birleştirmediği anlatılır. Ercişli Emrah ile Selvihan öyküsünde fakir olan Aşık Emrah’ın zengin kızı Selvihan’a lâyık görülmeyişi konusu verilmiştir. Şirin’e âşık olan Ferhat’ın yaptığı fedakârlıklar anlatılır. Bu ve benzeri her hikâyede ayrı ayrı duygulanır ve düşünür insanlar… Ve romanın zihinlerde devam ettiği gibi, halk öyküleri halkın düşüncesinde devam eder. Köroğlunda isyanı ve kahramanlık duygularını yaşar insan. Kerem ile Doğu illerini gezer, doğa ile birlikte olur, Aşık Garip ile Ferhat’ın çilesini yaşar.

Geleneğin yaşatıcısı “hekâyetçi” ve halk ozanı da coşar, coşturur. Hüzünlü yerlerde sazı hüzünlü bir ezgi çalar, sevinç, coşkunluk ve kahramanlık işleyen koşmalara sıra gelince saz da coşar. Tiyatro oyuncusu gibi hem anlatır ozan, hem çalar…

Halk hikâyelerimizi anlatan, zihninde taşıyan ozanlar yirminci yüzyılda da yaşamaktadır, dedik. Bunlardan bazılarını ben bizzat gördüm. Aynı toplulukta bulundum, dinledim, yemek yedik, sohbet ettim. Erzurumlu hekâyetçi Behçet Mahir bunlardan biriydi. Atatürk Üniversitesi öğretim elemanlarınca Behçet Mahir’in anlattıkları toplanmış, sesi ile kayda alınmıştır. Posof’lu halk ozanı Müdami’yi de çok dinledim. Çok yaman bir hikâye anlatıcısı idi.

Bugün de Doğu Anadolu kökenli ve orada yaşayan halk ozanları, geleneği yaşatmaktadırlar. Bunlar, günlerce süren eski öyküleri anlatmakta oldukları gibi “Tekvin etmekte” yani yeni öyküler oluşturmaktadırlar. Bazıları da türküleri kısa hikâye başlangıçlarıyla anlatmaktadırlar.

Türk Sözlü Halk edebiyatı geleneğinde “hikâyetçi”ler, şiir ezberleyip söyleyenler dışında “masalcı”lar da vardır. Her ana - baba çocuğuna ninni söyler, masal anlatır. Fakat masalcıların verdiği lezzeti veremezler. Uzun kış gecelerinde toplantılarda masal anlatma geleneği vardı.

Güzel masal anlattığı, tekerlemesiyle, atasözü ve deyimlerle renk kattığı, hisseden kıssa çıkardığı için toplantılara sık çağrılan yaşlı kadınlara “Masal Anası” deniliyor. Genellikle erkekler, iyi masal anlatamazlar. Bir kişi müstesna!

Eflatun Cem Güney, “Masal Babası” idi. Türkiye Türk toplumunda onun kadar lezzetli, onun kadar sarıp-sarmalayan güzellikte masal anlatan olmamıştır. Çocukluğumuzda ve ilk gençlik yıllarımızda, o konuşacağı zaman radyo başına üşüşürdük. Hayalleri genişleten, düşünceleri kötülüklerden arındırıp iyiliklere sevkeden bir yorumu vardı. Eflatun Cem Güney, tatlı, sıcak sesiyle halkı uçak gövdesi kanatlı Zümrüdüanka kanatlarına bindirir, ülkelerden ülkelere dolaştırırdı. Biz, millet olarak okumaktan daha çok dinlemeyi seven bir toplumuz, fakat Eflatun Cem Güney, ayrıca dinlemeyi sevdiren insandır. ”Masal Babası” olması yanında folklorculukta ustalarımızdan biri olarak da sevgi ve saygı duyduğumuz Eflatun Cem Güney’i 1990’lı yıllarda İstanbul’da tanıdım. Milli Eğitim Müdür Yardımcısı idi. Daha sonra Halk Eğitim Merkezi Müdürü oldu. Bu kurumu kurdu ve İstanbul’ da güzel, başarılı çalışmalar yaptı. Folklor çalışmalarımızda, derlemelerimizin değerlendirilmesinde, “Folklor Ensitüsü Kurma Derneği” kurma çalışmalarımızda onu teşvikçi olarak daima yanımızda bulduk… Emekli olduktan sonra da halk hikâyelerini derlemek ve değerlendirmek amacıyla Sultanahmet’te “Cevri Kalfa Okulu”nun odasında çalışırdı. O yaşında kalın camlı gözlüklerini taka - çıkara çalışır, lezzetle konuşurdu. Yüzü, evlât acısı görmüş olmanın derin çizgilerini taşıyordu. Ama halkbilimci olmanın getirdiği yaşama sevinci ile dopdolu bir insandı.

Eflatun Cem Güney, masallarımızın geniş çapta derlenip değerlendirilmesini, yayınlanıp yabancı dillere çevrilmesini isterdi. Bu hususta kendisi öncülük yapmıştı. Masallarımızdan bir kısmını, Dede Korkut hikâyelerini, bazı halk hikâyelerini kendine özgü üslûpla yazarak yayınlamıştı. Beğendiği uslûbum içinde benim de masal halk hikâyesi, destan yazmamı öğütlerdi. Biz öğüdü yarıya yakın dahi, tutamamışsak da genç yazar arkadaşlarımıza yazdıklarında zengin halk kaynağından ayrılmamalarını söylemek isteriz.

Evet sözlü edebiyat geleneğimizin ürünleri hiç eksiksiz derlenmeli, değerlendirilmelidir.”
Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
Yeni Cevap 


Foruma Git:


Bu konuyu görüntüleyen kullanıcı(lar): 1 Ziyaretçi

İletişim | Yenisiir.net | En Üste Dön | İçeriğe Dön | Arşiv | RSS Beslemesi