YENİ EDEBİYAT AKIMI  
-Ana Sayfa
-Gülce Grubu
-Güllük/portal
-Yeni Şiir.net
-Yeni Şiir-Şiir Ekle
-Gülce-Forum
-Gülce Nazım Türleri
-İçindekiler


G Ü L C E

Yeni Edebiyat Akımı G Ü L C E

HARUN YİĞİT

  • Öz Geçmişi
  • Antoloji.com'da
  • Güllük Dergisi.com'da
  • İletişim
  • harunyigit.net

    ÖZGEÇMİŞİ


    Harun Yiğit 1961 yılının mayıs ayında Konya, Ilgın, Beykonak Kasabasında doğdu. İlk ve orta öğrenimini kasabasında tamamladıktan sonra 76/77 öğretim yılında Ilgın Endüstri Meslek Lisesi ne başladı. O yıllarda gelişen siyasi çalkantıdan payına düşeni alan Yiğit, okulu bırakmak zorunda kaldı. 1977 Mart’ında Almanya’ya ebeveyninin yanına işçi ailesi olarak gitti.

    Küçük yaşlarda resim sanatına ilgi duyan Yiğit, Büyük çabalar sonunda 1982 yılında Hannover Türk evinde ilk resim sergisini açtı. Bunu daha sonra başka sergiler izledi. Almanya’nın değişik kentlerinde 50’nin üzerinde resim sergisi açtı.

    1991 yılında ölçülü uyaklı şiir stiliyle yazdığı ilk şiir kitabı Gurbet Türküleri’ni ‘’özel baskı’’ yayınladı.

    1986 yılında İsviçre’nin Basel kentinde düzenlenen ‘’Barış Yılı Sanat Yarışması’’ da resim dalında ikincilik ödülü, 1996 Almanya’da Sesimiz dergisinin düzenlediği şiir yarışmasında üçüncülük ödülü, 2002 Konya, Ilgın Beykonak Eğitim ve Öğretim Vakfı’nın düzenlediği şiir yarışmasında birincilik ödülü ve 2002 Almanya Vupertal’da düzenlenen üçüncü Aşıklar Bayramı’nda birincilik ödülleri, 'Duy Yunus Emre' isimli kitabi 2005 Sabit Ince Edebiyat ikincilik ödülü aldı.

    1993 yılından 2000 yılına kadar Hürriyet gazetesinde serbest muhabir olarak çalıştı. Harun Yiğit resim, şiir, yontu çalışmalarını da sürdürmektedir. 2003 Kasım ayında ikinci kitabı Duy Yunus Emre Yalçın Yayınları ve Haziran 2008 „Vatandaş Osman“ Gündüz yayınları tarafından yayınlandı…
    -----
    Sairin hakkinda cikan yazi:


    Mustafa Demir. Berlin

    HARUN YİĞİT’İ N “DUY YUNUS EMRE”Sİ

    Max Frisch “isçi çağırdık, insanlar geldiler” diye
    özetlemişti batılı kapitalistlerin 60 lı yallarda geri
    bıraktırılmış ülkelerden getirdikleri işgücüne
    bakışlarını. Kapitalizm geliştirdikleri makinelerin
    başına geçirecekleri iççileri geri bıraktırılmış
    ülkelerden toplayarak üretimi artırıp “refah
    toplumu”nu yarattılar. Tıpkı makineler gibi iççileri
    de bakımlarını yaparak kullandılar. Tabi ki bu
    madalyonun bir yüzüydü. Yabanca isçiler zamanla dil
    öğrendiler, yol yordam öğrendiler. Yetmişli yılların
    hemen başında büyük isçi eylemlerine imza attılar.
    Köln Ford Grevinde adlarını tarihe yazdırdılar...
    Nürnberg’te Dynamit Nobel fabrika işgali 28 isçi
    önderinin Türkiye’ye sürülmesiyle bastırıldı... Berlin
    Osram’da isçiler haklarını kazanıncaya kadar yiğitçe
    direndiler...

    Harun Yiğit 1977 yılında ailesinin yanına isçi çocuğu
    olarak Almanya’ya geldi. Kurala uydu. İsçi çocuğu isçi
    oldu. Fakat o sadece fabrikaya gidip kart basmakla
    kalmadı. Fabrikayı ve kalan zamanların süresiz bir
    okul haline getirdi. Harun Yiğit bu çabalarının
    neticesi ikinci kitabı “Duy Yunus Emre” ile okur
    karısına çıkıyor. Harun Yiğit bir isçi şair, ressam
    ve gazetecidir artık... Yalçın Yayınları’nca
    yayınlanan ikinci kitabı şiirleri, türküleri ve
    desenlerinden oluşuyor. Kitabın kapağı ise sanatçının
    yağlı boya bir tablosundan hazırlanmış. Tabloda
    Cumhuriyet okuyan bir aydını görüyoruz. Ahmet Taner
    Kışlalı’nın katledildiği haber veriliyor ve
    “Cumhuriyetin Bekçileriyiz” manşeti okunuyor! .. Harun
    Yiğit’in türküleri cumhuriyet fikrinin bekçileri...
    Gericiliğe, tutuculuğa, aklın düşmanlarına karşı Konya
    ovasından Yiğitçe ve onurlu bir başkaldırı...

    Arama adlı şiiri şöyle:

    Kendini görecek ayna arama
    İnsandır insanin gerçek aynası
    Şu ahret dediğin hani nerede
    Budur canlıların gerçek dünyası

    Söyle yolcu ne taşırsın küfende
    Ot olup gelecen giysen kefende
    Gerçek ile yalan senin kafanda
    Kim görüpte yemiş cennet meyvesi

    Cennetle cehennem burda yaşanır
    Fikri olan insan gibi düşünür
    Yiğit dönmek için bir gün taşınır
    Beni getirecek narı ayvası...

    Duy Yunus Emre adlı bu ikinci kitabıyla Harun Yiğit
    gerçekçi Anadolu kültürüne yaslanıyor. İslam’ın
    kültürel etkilerine karşı direnmiş, insani değerlerin
    cendere altına alınmasına, insanın kul köle edilmesine
    karşı çıkmış bir kültürün sürdürücüsü olduğunu hemen
    anlıyorsunuz şiirleri okurken...



    Düşme adlı şiiri şöyle:

    Sana derim sana ey insan oğlu
    Rehberin olmadan yollara düşme
    Rehber bil ilimi yürü yolunda
    Yobazın açtığı kollara düşme

    Bilmediğini git arife danış
    Sen de kemale er kamile dönüş
    Beş kere düşünüp bir kere konuş
    Boş yere konuşup dillere düşme

    Kendin hazırlama kendi girdabın
    Yiğit’im bilmeli işin erbabın
    Senden çok bilgili olsun ahbabın
    Cahilin düştüğü hallere düşme...

    Yobazlıkla, gericilikle hesaplaşılır da Sivas Katliamı
    unutulur mu? 1993 ün sıcak Temmuzunda örgütlü
    gericiler, Pir Sultan Abdal Kültür Festivaline
    saldırdılar. Madımak adlı otele sığınan insanları
    ateşe verdiler. Sayıları yirmi bini bulan sürü,
    sloganlarla, alkışlarla otuz üç kültür adamını diri
    diri yaktılar... Bizdedir adlı şiiriyle Harun Yiğit
    saldırganları ödüllendiren zihniyeti teşhir ediyor.

    Din adına otuz yedi aydını
    Yakanlara ödül veren bizdedir
    Adaletin Kazan’ında haksızca
    Bakanlara ödül veren bizdedir.

    Harun Yiğit’in şiirlerine savaşlar, barış, doğa- çevre
    sorunları, memleket, yabancılık, dağlar, Ortadoğu,
    Bosna, Afganistan’da öldürülen çocuklar, gurbet,
    yeniden doğuş inancı ve sevda bir çok yönden konu
    oluyor. Onu sevdası yakıyor...İçini kemiriyor... Pir
    Sultan Abdal’da olduğu gibi sevdiğine bir türlü
    kavuşamıyor, karşılık görmüyor. Umutsuz, mutsuz bir
    bekleyiş. Sonunda kahrediş ve artık bekleyemeyeceğini
    ilan ediş... Bu konuyu isleyen bir şiiri buraya
    alıyorum.

    Bu Can Bu Tenden Çıkmayınca

    Hem hayalin hem de adın aklımda
    Bu can tenden çıkmayınca olmuyor
    Ne bilir ki sevmeyenler acıyı
    Bu can tenden çıkmayınca olmuyor

    Beni alıp bir kez bassan bağrına
    Ömrümün yarısı gitti uğruna
    Her insanın elbet gider ağrına
    Bu can tenden çıkmayınca olmuyor

    Her nefeste seni bana övdüğüm
    Yirmi dört yıl kara barım dövdüğüm
    İsmin bende, cismin hani sevdiğim
    Bu can tenden çıkmayınca olmuyor

    İnanmadım hurafeye nazara
    Yiğit adin sen çıkardın pazara
    Seni gömdüm gönlümdeki mezara
    Bu can tenden çıkmayınca olmuyor

    Gurbet Türküleri adlı ilk kitabındaki Diyar gurbeti
    gezdim / Türküm güzel olsun diye
    dizelerinden, Harun Yiğit’in hırs, sebat ve çabayla
    daha iyi eserler üreteceğine inanmıştım. Yanılmadım.
    Duy Yunus Emre’de hece vezniyle yazdığı şiirleri
    önemli aşamalar kaydetmişler. Oturmuş şiirlerle
    karşılaştım. Serbest vezin şiirler için ise aynı şeyi
    söylemem mümkün değil. Yetmişli yılların sonlarında
    kimilerince halk ozanlarına serbest vezinle şiir
    yazmaları dayatılıyordu... Bir çok halk ozanı bu
    dayatmaya boyun eğerek serbest vezin şiirler yazdılar.
    Hatta yayınlattılar. Büyük halk ozanı İhsani hem ünlü
    “Mektup” şiiriyle hem de diğer serbest vezinli
    şiirleriyle bu baskıyı yapanlara en olumlu örnekleri
    sundu...

    Görüşüme göre hangi sanat dalında ürün verileceğine
    her sanatçı özgürce karar vermelidir. Bir sanatçının
    roman mı, öykü mü, şiir mi, deneme mi yazacağına ancak
    kendi karar verebilir. Başkaları bunu tayin etmeye
    kalkışmamalıdırlar. Aynı şekilde şiirin serbest
    vezinlisinin mi yoksa hece vezinlisinin mi çağdaş
    olduğuna peşin kararlar verilmemelidir. Ürünün iyi
    olup olmadığı belirleyici kıstas olabilir ancak! ..

    Harun Yiğit 1977 yılından beri Almanya’da yaşıyor.
    Yazık ki şiirine bu olgu az yansıyor.
    Beyler İster Daha şiirinde yaraya parmak basıyor.

    Sözde memleketten daim kollandık
    Sabır etmek için hayli zorlandık
    Her yerde yabancı olduk horlandık
    Beyler ister daha hor olmamızı

    Sadece bir işgücü olarak getirilen “yabancı” isçiler
    yaban eli yurt edinmişlerdir. Yerleşme aşamasına
    gelinmiştir artık... Kafaların bir köşesinde hala
    “yurda dönme fikri dolaşıyorsa da büyük çoğunluk yeni
    yaşamın koşullarına, bırakıp geldikleri ülkelerin
    koşullarından daha fazla alışmışlardır.

    Önümüzdeki yılların bu yeni koşulların sanata daha
    fazla yansıyacağı yıllar olacağı kanısını taşıyorum.


    Mustafa Demir, Berlin. Subat 2004
    ------

    Mustafa Ceylan dan
    Şairimiz Harun YİĞİT’ in ŞİİRSEL YOLCULUĞU
    YORUM: 1

    “Manzum Bir Anlatımla”

    Mustafa CEYLAN

    “Güzel gözlerine kurban olduğum
    Seni sevdim diye taşlama beni
    Tatlı sözlerine hasret kaldığım
    Anlamsız satıra başlama beni

    Sevgi tohumunu gönlüme eken
    Gurbet elde her an içimi yakan
    Güneşli gündüzde aramaz iken
    Karanlık gecede düşleme beni

    Yiğit’im umut beklemem tenden
    Sevgiden başka ne isterim senden
    Sıcacık gönlünü saklarken benden
    Alıp yastığına işleme beni…”

    **

    “Bir güzel gözlüye olurum kurban”
    Diyen, Harun Yiğit;
    ……………………dile bak dile…

    Çeşmenin başında Karacaoğlan
    Sevdayı haykıran
    …………………….tele bak tele…

    Gurbetten sılaya akıyor her an
    Arı, duru coşan
    ……………………..sele bak sele…

    Yaprağında ateş, başında duman
    Yunus Emre kokan
    ……………………..güle bak güle…

    Aşkın deryasına düşüp çırpınan
    Bir inip bir çıkan
    ……………………..ele bak ele

    Kimdir acep bunu diyen
    Hasret gömleğini giyen?
    Anlatayım gelin size
    Selam bizden cümlenize:

    **

    1961 yılının mayısında
    Konya, Ilgın, Beykonak sabahında
    ………………………….Dünyaya gelmiş Yiğit…
    Kalemle, fırçayla, koca yürekle
    Mısrayla, renkle, düşle, gerçekle
    …………………………..Zamanı delmiş Yiğit…
    Özlem tokmağını yedikçe dostlar
    …………………………...Düzelmiş, düzelmiş Yiğit

    Sonra, tanımış birer birer şairleri
    Can Yoksul, Osman Dağlı şiirleri
    Bir tutmuş kelimeyle resimleri
    Ve canında çiçek olup açmış
    Burcu burcu Anadolu Türküleri,
    Sanki türkülere has
    …………………………….Türkülere özelmiş Yiğit

    Yazmış, çizmiş, boyamış
    Gurbet yastığına başın dayamış
    Kader rüzgârının kanatlarında
    Düştüğü yer Almanya’ ymış…

    Bir yüreğe girmeye görsün gökkuşağının yedi rengi. Hele hele o yürek, tutkunsa renklerin dansına, başlar renklerle dans etmeye. Yedi renkten yetmişbin renge ulaşıverir bir anda… Gözden gönüle girer renk cümbüşüyle. Gönülde manzara olur, bakış bakış dökülür tuvaller üstüne…Nakış nakış mısra olur düşer şiir üstüne…

    Daha küçümen bir yaşta iken resim sanatına ilgi duyan Yiğit kardeş de 1982’ de ilk resim sergisini açar. Sergilerle kentleri ve insanları buluşturur. Bir mübârek koşudur gider. O şehir senin, bu şehir benim… Almanya’ da 50’ nin üstünde şehre ulaşır sergi sergi. Paletinde yüreğinin canhıraş feryadı vardır. Göz görür, el çalışır, yürek gümbürder dostumuzda…

    Bazen rengin, fırçanın, paletin gücü yetmez olur... İçinin balkonlarında açan çiçekleri güzel dilinin arı, duru söylemiyle başlar mısralar halinde kâğıtlara yazmaya…

    Şiir denen efsunkâr sevgilinin düşer peşine. Şiirin gücü, resmin gücünü çoktan geçmiştir. Anlar bunu… Sözcüklerle resim yapmaya başlar… Şiir koşar, peşinde gölgedir Harun Yiğit; koş babam koş… Yakalamaya çalışır. Yakaladım dediğinde bir de baksa şiir ondan kilometrelerce uzaktadır. Oturur ağlar, yüreğinin gümbürtüsünden kulakları dayanılmaz ağrılar çeker. Çeker ya, bu kere sarılır fırçaya, boyalara, çizgilere…

    Bir zaman resim, bir zaman şiir… İkisinin arasında tahteravalli oynar Yiğit dost… Bir iner, bir çıkar… 1986’ da İsviçre’ de düzenlenen Barış yılı resim yarışmasında ikinci olur. Sonra ödüller peşpeşine gelir de gelir…
    Ama, şiir… Ya güzelim şiir… O güzelim şiirle yanar, tutuşur, kelime kuyumcusu olma gayretine düşer… Ağlayışı ondandır. Yalnız kalışı ondan.
    Sözleri ona…

    Der ki:

    “Almak
    Kadınlara özgü sanma.
    Benim de
    Etten yapılı yüreğim var.
    Çok geceler
    Avuçlarımın arasında başım
    Düşer
    Dizlerimin üstüne gözyaşım.

    Yalnızlık
    Başımın belası
    Cehenneme döner yüreğim
    Sarar bedenimi harlı ateş
    Yanarım.
    Çok geceler,
    Avuçlarımın arasında başım
    Düşer, dizlerimin üstüne göz yaşım…

    Harun kardeşim benim
    Has bir dosttur o
    Canda candır…

    Bakarsın bir şiirine
    Ala bahar içinde, mavi gökler üstünde
    Gönül ufkumuzda uçan kartaldır
    Ya da
    Çeşme başında sazı göğsünde
    Ölümsüz Karacaoğlan’ dır…

    Okursun mısralarını, mıknatıs sözcüklerle
    Çeker çeker şiirinin sinesine
    Özlem yağmurunda ıslatır yüreğinizi
    Memleket kaygısında kavurur ciğerinizi
    O adam gibi adam
    O yiğit bir insandır…

    Gökyüzüne vurgundur en çok
    Sonra buğu buğu gülen toprağa
    Depreştiğinde acıları
    Bulutlar içine gömer alnını
    Dağlar üstünde bulur adımlarını
    Sonsuzluğun şarkısı olmak ister
    Sevdalı bir cihandır o…

    Şiir kuşu sonsuzluğa kanat açar
    Düşer dilinin söz ufkuna
    İçinin girdabına düşer de
    Şöyle seslenir:

    **

    “Dün gece
    yine acılarım depreşti
    Kaynadıkça kaynadım
    İçim içime sığmadı
    Çatladı her yerinden vücudum
    patladım volkan gibi
    Yükseldim gökyüzüne

    Sen
    acılarımın koyağı
    eyy nazlı yâr
    Kaldır alnını
    bak gökyüzüne
    Gökyüzünden akacağım alnına
    öpmek için
    dudaklarına kayacağım
    onbin yerinden
    onbin defa ısırmak için
    sana ulaşacağım

    Onbin çiçeğin özünden aldım
    özümle karıştırıp
    alasın diye sana uzattım
    Bütün kötülüklere inat
    aşka dair ne varsa
    yaşamak için
    Bir elimde ateş
    Bir elimde su
    Haydi al
    birlikte içelim
    ateşle suyu…

    **

    Aşka dair ne varsa yaşatmak için onbin çiçeğin özünden aldıklarıyla özünü harman eden ozanca gönüle bakın hele… Ateşle suyu tutar ellerinde…
    Toprak ayaklarında nasıl olsa… Hava yanık ciğerlerinde… 4 unsur nazariyesini aşkın – aşkının özü yapar, yaşatmak için güzellikleri…
    Yıkmaya değil, yapmaya, gönül evini şen tutmaya taliptir Yiğit…

    Söz sultanına teslim olan kalemi, sanat yapmak için cümleleri eğip bükmez.
    Dolambaçlı yollar ve çıkmaz sokaklarda nefes almaz şair… Apaçıktır, alenidir söylemleri…
    Toplumsal gerçekten, manevi mutluluğa yuvarlanır çoğu kere…

    Kimi zaman da Pirsultanlaşır…
    Zam mı geldi, insanlar çile mi çekiyor, basar isyânı…
    Ozan yüreğinin, tarihin içinden alıp kendine görev addettiği sorumluluğunu yansıtır…

    Önce insan diyen şairimiz, ışık-aşk ve umut olmak ister insanlara…
    Rehber olarak ilim yeterdir ona… İlm ile arif olan kişilere tutkundur. İnsanoğlunun dünyadaki asli hedeflerinden birisinin “kâmil insan” olma yolunda çalışması olduğunu söyler. Ağız karanlığında saklı duran dil yayından çıkmış sözleri beş kere düşünüp söylemelidir kişi oğlu der…

    Geliniz dostlar, Yiğit’ imizin bu söylediklerimi anlatan şiirine bir göz atalım. Olmaz mı?

    “Sana derim sana ey insan oğlu
    Rehberin olmadan yollara düşme
    Rehber bil ilimi yürü yolunda
    Yobazın açtığı kollara düşme

    Bilmediğini git arife danış
    Sen de kemale er kamile dönüş
    Beş kere düşünüp bir defa konuş
    Boş yere konuşup dillere düşme

    Kendin hazırlama kendi girdabın
    Yiğit'im bilmeli işin erbabın
    Senden çok bilgili olsun ahbabın
    Cahilin düştüğü hallere düşme...”

    **

    Hep söylemişimdir cümle dostlara… Heceyi bilmeyen, hece vezninin inceliklerini bilmeyen, maalesef serbest vezin şiirde başarılı olamıyor diye…
    Harun kardeş, hece’ de usta… Serbest vezindeki yalınlığı ve başarısı da bu ustalıktan geliyor. Serbest vezin şiirlerindeki ritm-ahenk ve kulağa hoş gelen uyum işte bundan kaynaklanmaktadır…

    Rahmetli üstadım Arif Nihat ASYA’ nın “Bayrak” şiiri serbest vezin bir şiirdir. Ama okuyun o muhteşem şiiri. Sanki hece, sanki aruzla yazılmış…
    O dev şiiri dev yapan söylemin güzelliğpi yanında uyum-ritm ve ahenk değil midir?

    **

    Can dost Harun Yiğit, öğretmeni için kaleme aldığı şiire girmeden önce bakınız neler diyor:

    “Bu gün 24 Kasım Öğretmenler günü. Bu şiiri bulunduğum yerde Erdoğan Eren ögretmene armağan olarak yazmıştım.
    Nice bayan, bay Erdoğan ögretmelere ithaf olunur 24 Kasim ögretmenler gününü yürekten kutlarim

    Saygilarimla
    Harun Yigit”

    Dedikten sonra giriyor şiirin altın kanatları altına… Diyor ki:

    ERDOĞAN ÖĞRETMENE

    Arının yaptığı sarı bal gibi
    Öğretmenim,sen öğrettin dilimi
    Hece, hece sardın bizi dal gibi
    Öğretmenim, sen tutturdun elimi

    Güneş gibi sıcak denizden yüce
    Öğrenip seninle eriştim güce
    Kalplerde gezersin gündüzle gece
    Öğretmenim, sen gösterdin yolumu

    Satır, satır güzel sözler derensin
    Nice çocuklara bilge verensin
    Bad Pyrmont'da sen Erdoğan Eren'sin
    Öğretmenim, sen coşturdun selimi

    Duygu dolu nice şarkı gibisin
    Türkiye’min dönen çarkı gibisin
    Yiğit'im gönlümün parkı gibisin
    Öğretmenim, sen açtırdın gülümü...”

    **

    Evet dostlar Harun Yiğit işte bu… Gurbetten sılaya seslenen bir nefes… Bir gönül adamı… Sevgi adamı… Savaş ve öfkenin, kin ve nefretin adamı değil…
    Barışın, dostluğun has adamı… Ona bu duyguyu veren de doğduğu Konya’ nın Ilgın İlçesi’ nin coğrafyasıdır. Ana kucağıdır… Baba ocağıdır…

    Beyin deposunu dolduran dünya olaylarının üstündeki örtüyü duygularıyla kaldırır ve barış dolu bir evren çizmeye başlar elleriyle, kalemiyle, fırçasıyla… Gecenin amansız ve gizemli mavisinde ayrılıkları yaşar şair…
    Yalnız kalışını, sevdiğinden ayrılışının acısını yaşar. İnler içten içe… Bazı dağlar vardır, içinde büyük uğultularla akıp giden ırmaklar saklıdır. Göremez her göz onu. Dağ der geçer dil.
    İşte Harun Yiğit’in yüreği o içinden ırmaklar akan dağ kesilir yalnız gecelerde. Düşer denizlere… Atar kendini yalnızlar okyanusuna… Kolayv değildir fırtınalı denizde acılarla kucaklaşmadan bir başına dolanmak… Aslında hayat kolay değildir. O sebeple sevmek ve dayanışma içinde bulunmak gerek…

    Şairimiz dostuna “güle güle kaptan” derken bu duyguları bir şiirinde bizlere sunar:

    “Yürek ister
    fırtınalı denizlerde dolaşmaya
    Kolay mı sandın?
    Acılarla kucaklaşmadan
    gökyüzünün mavisine ulaşmayı

    Şafak sökmeden önceydi
    en karanlık anım
    Ölmek üzereydim
    vahanın yeşilini uzaktan gördüğümde

    Bir gece
    karanlık ortasında
    bir başıma ve yalnız bırakmıştın
    El bile sallamadan
    hani çekip gitmiştin
    açmıştın yelkenini
    başka sevda denizine

    Kan aksa da gül yaprağından
    bin gül tomurcuklanır
    tarımar olmuş
    gönül bahçemin toprağından

    Yelken açmışken başka denizlere
    güle güle kaptan
    güle güle
    Bekleme beni…”

    **

    Kırmızı gülün alı var diye bir türkümüz var… Ancak o gülün alında gülün hali de vardır, öyle mi? Öyle! Bunu şairimiz şiirinde “Kan aksa da gül yaprağından” diye terennüm edivermiş…
    Ancak gönül yücedir ve gönül toprağı nice gül tomurcuğuna gebedir. Yeniden doğuşa, dirilişe…

    Sonrası mı cancağızım? Sonrası şu, Harun’ un şiirsel yolculuğunda, sonrası şu:
    Beyin deposunu dolduran dünya olaylarının üstündeki örtüyü duygularıyla kaldırır ve barış dolu bir evren çizmeye başlar elleriyle, kalemiyle, fırçasıyla… Zamların gelişini ne de güzel iğneler. “Bu zam size az geliyor” deyişine bakın bir:

    “Neyinize kafa yormak
    Size düşmez hesap sormak
    Eğer yoksa birlik olmak
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Düşünmeden oy attınız
    Yan gelerek hep yattınız
    Derdinize dert kattınız
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Başa bakan iyi vallah
    Düzeldi her şey maşallah
    Bastır bakan, zamı yallah
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Kalkınmalı plan falan
    Çekemeyen desin talan
    İnanma sen hepsi yalan
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Kemerlerde delik boldur
    Tükenirse git de deldir
    Bulamazsan etek kaldır
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Problem mi şu yakacak
    Varsın sönsün yanan ocak
    Aç kalana kim bakacak
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    Yarın Allah kerim dersin
    Her şey varsa ne istersin
    Yoksa neden şükredersin
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor

    YİĞİT’imi kızdırmayın
    Daha çokça yazdırmayın
    Bu hicivi bozdurmayın
    Bu zam size az geliyor
    Az geliyor, az geliyor
    Üşümeyin yaz geliyor…….”

    **

    İğneleme sanatının en güzel örneği olan bu zam hicvi gerçekten hoş… İğneyi zam yapana değil de önce o zam yapanı o mevkilere getiren bize-halka yapıyor şair. Sonra, dayanamıyor ve “kızdırmayın beni” diyor…

    Türk Halk Şiiri ile çağdaş şiir arasında bir noktada Yiğit… Bir bakmışsınız ozan, bir bakmışsınız duygusal ve romantik bir şair… Her ikisini de kendi bünyesinde derleyip toplamış böylesi şairi az bulursunuz.
    Her ikisi ile de barışıktır. Renkleri seviyor ya… Kelimeleri de… Mısralarını dar alanda çok ve anlamlı söylemler ifadesinde başarılı bir şekilde kullanmasını biliyor…

    Şairin bir “İstanbul” başlıklı şiiri var ki, benim için hece ve serbest vezin barışını sağlamış bir şiirdir. Serbest vezin şiirde hecenin kıvrak dansından faydalanmasını bilen bir şiir. Şimdi hep birlikte o şiire bir göz atalım, olmaz mı?

    “Ey İstanbul

    düşlerimde süsleyip geldim sana
    darmadağın olmuşun
    iki denizin arasında
    iki kıta ortasında
    sen, yedi tepeli şehir
    uygarlıklar beşik oldu kapında
    yedi veren güller açmış tepende

    Ey İstanbul
    kaç bin yılın yorgunluğunu taşırsın
    iki kıtada
    bir koca şehir değilsin yalnız
    kitap, kitap yazılan
    tablo, tablo çizilen
    sanat, sanat büyüyüp
    öbek, öbek ezilen
    sen Anadolu’nun koca tarihi
    nice güzelliklerin gömülmüş günlere
    kapını açmışsın
    yetmiş iki milletten canlara
    kapını açmışsın
    nice dinlere
    ne yiğitler arkasından vuruldu
    tarih boyu nice canlar serildi
    toprak bile acısından yarıldı
    kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    nefesin kesilmiş
    soluk soluğasın
    kansere yakalanmış akciğerin
    yeşilliğin nerende
    dert akıyor derende
    uyan artık İstanbul
    irin vardır yaranda
    öbek, öbek beton yığınısın
    motor gürültüleri
    vapur sirenlerisin beynimde
    katar, katar taşıt
    boğuk, boğuk zehir
    kirli, kirli gökyüzüsün
    süslü püslü nice bulvarların
    ışıklı vitrinlerin var
    nice caddelerin
    bir kocaman çöplük
    içi başka
    dışı başka pislik
    İçte saklı gümanın
    eksik olmaz dumanın
    ey İstanbul düşenlere
    yok mu senin amanın

    yol kenarında eli silahlı
    tabela hırsızların var ya
    beni bile
    parçalayıp satacaklardı
    hurdacılara
    bağırmak istedim avazım çıkmaz
    damarım kestiler kanlarım akmaz
    düştüm sokağında kimseler bakmaz
    kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    dostluk kurmuş
    köpeklerle kediler
    günübirlik yaşamanın keyfiyle
    sokaklarının proleteri olmuşlar
    diyecek yok hallerine
    jigoloların
    fahişelerin sesleri yükseliyor kum kapıdan
    güneş erken ışığını devirmiş
    sarhoşların içip içip bağırmış
    kapanmışın karanlıkta kendine
    yüzünü ay bile senden çevirmiş
    orospularının cinsiyeti belli değil
    eğil, İstanbul eğil
    sövül İstanbul sövül
    boğul İstanbul boğul
    boğul ki
    yeniden dirilesin

    Eyy İstanbul
    sokaklarında
    çıplak ayaklı, yarınsız çocukların
    çapaklı gözlerinde
    bilmem kaç gecenin acısı saklı
    bilmem kaç günün
    yorgunluğunu taşıyor
    kirli elbiseleri altındaki vücutları
    küçücük ellerini açmışlar
    dilenirken eksik değildi
    yüzlerinde yoksulluğun utancı
    taşın altın toprağın olsa inci
    sende değil ülkemdedir bu sancı
    kalk İstanbul kalk da bir bak kendine

    bir adam gördüm
    semeri sırtında
    yükü kendinden ağır
    tırmanırken yokuşu
    düşüyordu alnından teri
    yırtılmış pabuçlarının ucuna
    acıları karışır mı acına
    akbabalar yuva yaptı gecene
    Kalk İstanbul kalk da bak bir kendine

    ne hayallerle gelmiştim sana
    neler gördüm neler sende
    al yuvarlar mısın kanda
    her gün biraz daha kötü
    hayal oldun nice canda
    parklarında dolaşırken
    kucaklayıp sarıldığım ağacın
    kucak, kucak dalları var sandım
    kanattı dudaklarımı
    eğilip öptüğüm al, al güllerin
    kaç gün oldu sana geleli
    ya ben farklı gördüm
    ya sen değiştin
    sen
    sen şiirlerde okuduğum
    İstanbul değilsin artık…”

    **

    Ve
    Harun Yiğit duygulu yüreğiyle, çevresindeki kimi olaylardan etkilendikçe sarılır kalemine… Ağıt yakar, türkü yakar… Durduramazsınız onu. Freni tutmaz bir şekilde yaşadıkları üstüne yürür ve yazar…

    Nitekim bir şiiri için;

    “Kasabamda, mahallede birlikte büyüdüğüm çocukluk arkadaşım, kardeşi tarafından geçtiğimiz günlerde hunharca öldürülen Yılmaz Altın' a yazdığım ağıt”

    Der ve girer şiirin görkemli şehrinden içeri…
    Der ki:

    “Para denen zalim girdi arama
    Para için girecen mi kanıma
    Gardaşım göz dikmiş kanlı parama
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Öz gardaşım bayıltarak dövüyor
    Yumrukları yağmur gibi yağıyor
    Elleriyle sıka, sıka boğuyor
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Yarım canlı vücutumu sürüdü
    Börtü böcek halim gördü eridi
    Gardaşımın gözünü kan bürüdü
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Çocuklarım bensiz yetim kalmasın
    Dul kalıp da karım saçın yolmasın
    İki yakan bir araya gelmesin
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Ölmediğim gördü iyce çıldırdı
    Elindeki çekiç ile saldırdı
    Şu başıma vura, vura öldürdü
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma

    Anam ağlar kara bağrın döverek
    Babam ağlar gardaşıma söverek
    Cesedimi Yiğit'im der severek
    Para için girecen mi kanıma
    Kıyma gardaş kıyma benim canıma..”

    **

    Çocukluk yıllarımı hatırladım “kıyma gardaş kıyma benim canıma” derken Yiğit… Çocukluğumda beni şiir çatısı altına sokan iki büyük kaynak vardı.
    Bunlardan birisi Anadolu’ nun “ağıtçı kadınları” ndan birisi olan anneannem Miyase idi.
    Köyümde, kasabamda acıklı bir ölüm olayı mı meydana geldi, anne annem gelmeden orada ki, ölü evindeki kadınlar tam manasıyla ağlayamazlardı.
    O geldiğinde yaktığı ağıtlarla, o anda söylediği ağıt-şiirle koca bir köyü-kasabayı ağlatırdı. Tutamazdınız kendinizi.. Sonra sonra fark ettim ki, anne annemin bu ağıtları hece vezniyle değil “aruz vezniyle” ağzından dökülüyormuş meğer…

    Bir de amcam Ahmet Remzi Ceylan vardı. Halk ozanı… Tarih bilgisi ve kültürü muhteşem bir insandı. Onunda çok güzel şiirleri vardı.
    Destan şairiydi. Kasabamda yada ülkemde önemli bir hadise mi cereyan etti, amcamın destanları elden ele, dilden dile dolaşırdı. İşte bu iki kök üzre oluştu şiir ağacımız bizim de…

    Bir de;
    Harun Yiğit kardeşimin “Kıyma gardaş kıyma benim canıma” diyen yukarıdaki ağıtı, Anadolu köy pazarlarında elinde megafon, boynunda iple bağlı bir tahta ve tahtanın üstünde Ankara’ da yada Kırıkkale’ de matbaada basılmış, çoğu mavi renkteki, ağıt- destan satan, satarken de megafonla ağıdı seslendiren insanları anımsattı bana… Sonra o destan satıcısının koltuğunun arasında Karacaoğlan, Tahir ile Zühre, Hazreti Ali’ nin Kılıcı, Ferhat İle Şirin, Yunus Emre, Köroğlu’ nun kısa hayatı ve şiirleri bulunan küçümen boydaki kitaplar bulunurdu.
    Destan almak ve de bir kitap almak için anamdan para isterdim. Yalvarır yakarır, yeminler üstüne yemin eder,”bağı depeceğim, karı küreyeceğim, sınıf birincisi olacağım” der, anamdan kopardığım para ile rüzgâr gibi koşardım pazara. Önce megafonla söylenen ağıdı dinlerdim.
    O satıcılar beni bellemişlerdi gayri. Her hafta yada on beş günde bir değişik kitap getirirler ve kimseye vermezler, bana saklarlardı. Anlaşmamız öyleydi onlarla…

    Şu işe bakın… Nereden nereye geldim dostlar… Şairimiz Harun Yiğit’ in “ağıt” şiiri beni nereye götürdü…

    Etkili şiir böyledir işte… Alır mıknatıs gibi kendine, kendinde çalkaladıktan sonra iner ruh kökünüze ve sizi duman eder…

    İyisi mi sözü fazla uzatmadan şairimizin bir şiirine daha kulak verelim.

    Yiğit dost diyor ki:

    “Issız bir gecede
    dağbaşında
    kuytu bir yerde
    yalnızım.
    Karanlığa boğulmuş
    uçsuz bucaksız gökyüzü.
    Yere dökülmüş
    inci taneleri gibi
    sere serpe yıldızlar.
    Her biri
    yanıp sönen bir sevda masalı.

    Acılarımı sırtladım
    yorgun bedenime yeni bir yük gibi
    Yangınlar diyarından geçtim
    yüreğim üşüdü
    yalnız bir ben vardım orada
    bir de hayalin
    Acının güçlüğü
    ölümün kenarında
    yaşamın
    yaşamanın güzelliği vardı.

    Şafak söküyor
    Karatahtada tebeşir yazısı gibi
    yok olup gidiyor yıldızlar.
    Güneşin
    kızılca doğduğu yerde
    renklerin oynaşını seyrettim.
    mavi bir atlasa döndü gökyüzü
    …………………..”

    Yalnızlığın dayanılmaz zevkini ıssız gecelerde yaşar şair… Kara tahtada tebeşir yazısı gibi sönüp giden yıldızlar girer şiirine… Hayat ve dünya ikilisinin arasında hasretin ve insancıl hoşgörünün mimarıdır ozan yüreği…

    Ve der ki:

    “Acı
    keder
    hüzün
    yeni bir günün başlamasıyla
    umuda bırakıyor yerini.
    Dudaklarımda
    tanıdık bir türkü
    yüreğimde sen
    aklımda hep hayalin vardı.
    Bir başka oluyor
    seni
    seni düşünmenin tadı...”

    Genç, dinamik bir şair olan Harun Yiğit’ i anlatmak pek kolay değil… Geleceğe umutla yürüyen bir şairimiz.. En önemlisi de saygı ve sevgi çizgisinden hiçbir zaman ayrılmayan, kendini büyük saymayan ve hayat mektebinde bir talebeyim diyen, çağdaş, akılcı bir dost yürek…
    Ben o’ na ve Sabit İNCE üstada takılmadan edemem. Hele internet ortamındaki atışmalarımızın tadı damağımda kaldı. Yakında yeniden başlarız inşallah… Harun, net-atışma adını verdiğim zamanlarda, özlü,ozanca, içli, derinliği ve ufku olan mısralarla cevap yetiştiren bilgisayar dünyamda tanıdığım önemli dostların içinde… O Nazım Hikmet der ben Necip Fazıl… fark eder mi? Ne dersek diyelim…
    Ama, bir gerçek var ki, o da kalıcı ve has şiirden yana olmamız… Birbirimizi göstermelik değil, lâf olsun kabilinden sevmemiz değil, özden - yürekten sevmemiz ve güzele, ışığa, aşka ve tasavvufun tefekkür d enizine çağırmamızdır. Güzel olan da bu…

    Manzum bir söylem diye başladık, nesri şiirle sarıp dostlara şairimiz Harun Yiğit’ in şiirsel yolculuğunu sunmaya çalıştık. Kusurumuz varsa affola deyip, söylencemizin girişinden birkaç dize ile gülden bir nokta koyalım olur mu?

    “Bir güzel gözlüye olurum kurban”
    Diyen, Harun Yiğit;
    ……………………dile bak dile…

    Çeşmenin başında Karacaoğlan
    Sevdayı haykıran
    …………………….tele bak tele…

    Gurbetten sılaya akıyor her an
    Arı, duru coşan
    ……………………..sele bak sele…

    Yaprağında ateş, başında duman
    Yunus Emre kokan
    ……………………..güle bak güle…

    Aşkın deryasına düşüp çırpınan
    Bir inip bir çıkan
    ……………………..ele bak ele


    Kimdir acep bunu diyen
    Hasret gömleğini giyen?
    Diye sormayın bana dostlar…
    Anlatmaya çalıştım işte size
    Daha nice güzel ilhamlar dilerim
    Şairimiz Harun Yiğit’ imize…
    Selam bizden cümlenize
    Selam bizden cümlenize…


    Hazirlayan: Mustafa CEYLAN
    Antalya, ocak 2005


    -----
    Orhan Bahçıvan:

    Harun Yiğit ve Şiirleri
    Üç Satırlık

    Sevgi doğurdu
    Umut yaşattı
    Zulüm öldürdü beni

    Beton yığını harabeler arasında yaşam sürdüren bir kırlangıç gibidir üç satırlık dizelerin sahibi. Gün olur, kendini güneşin kucağına bırakır. Gün olur bozkır rüzgarlarına. Gün olur ırmakların akışıyla deryaların yolunu bulmak için, orkinoslara özenir.
    Ama en güzeli benim gönül rahatlığıyla duyabildiğim bir ses olması, beni ona yaklaştırıyor.

    Yaşanası Dünyada

    İnsanın gönlünde ki
    Sevgi yeşermedikçe
    Cehennem yaşanacaktır
    Barış olmayan
    Şu yaşanılası dünyada

    Yönünü insana dönüyor, gönlünü sevgiyle yoğurup, sevdayla akıtıyor. Şiirlerini, kır çiçekleri gibi, bozkırların üstüne bırakıyor. Etten ve kemikten oluşmuş bedeniyle, gurbetin acılı yaşamında çırpınıyor bir yaralı kuş gibi.
    Sahipsizliğini, kimsesizliğini gelinciğin yaprağıyla süsleyip, kelebeğin kanadına bindiriyor ve öylece milim milim şiirlerin içine akıtıyor.

    Yanan yüreğim

    Karanlıkta
    Kirpiklerim üstüne
    Kar düştü
    Gözlerimden
    Yanaklarım üstüne
    İki damla yaş düştü
    Yarık yarık
    Suya hasret toprak gibi
    Sana hasret dudaklarım
    Yanan yüreğim
    Bir dokunsan
    Anında sönecek

    Karlı boranlı dağların doruk noktalarından geçerken, üşüdüğünü anlıyorum. Vatan hasreti denilen yağmurlarla ıslandığını biliyorum. Ben, okuduğum şiirlerin sahibini anlıyorum, biliyorum gibi sözlerle anlatmaya çabaladığımı elbette ki biliyorsunuz. Bildiğiniz bilgiler bununla kalmasın, elimde tuttuğum ikinci şiir kitabı 'Duy Yunus Emre' den şiirler okudukça nelere ulaştığını ve neleri gözlemlediğini çok kavrıyorum.

    İsterseniz gelin Harun yiğit adlı bu dostun şiirine kulak verelim. Gerçi o davudi sesini duymak o güzel yorumunu dinlemek ayrı bir tat, sözünü ettiğim güzelliği yakınlaşmak için, kendi sesimizle bir şiirini daha okuyalım.

    Gibi

    Ağaçlarda yaprak gibi
    Hem sarardım hemi düştüm
    Fırınlarda ekmek gibi
    Hem bozardım hemi piştim

    Gökyüzünde yeller gibi
    Kıvrım kıvrım yollar gibi
    Çaydan akan seller gibi
    Hem bulandım hemi taştım

    Dost önünde diller gibi
    Yar yüzünde çiller gibi
    Bahçelerde güller gibi
    Hem kızardım hemi açtım

    Dert dinleyen hancı gibi
    Harun yiğit kolcu gibi
    Şu dağlarda yolcu gibi
    Hem dolandım hemi geçtim

    Ben, Harun Yiğit imzalı şiirleri okuyunca doğanın o hırçınlığını buluyorum.
    Ben, Harun Yiğit imzalı şiirleri okuduğum zaman, denizler içinde var olan derin dalgaların her an koptu kopacak halini görüyorum. Yağmurun kokusunu, gurbetin acı tadını, sılanın buram buram tüttüğünü görüyorum.
    Eeee benim de içimde sıla hasreti olunca, yüzümü o kokunun üstüne deydiriyorum.
    Tadım tadım tadımlanıyorum.

    Zaman zaman felsefi düşüncenin içinde olmanın gerekliliğini duymuştur.
    Bu anlamda kendi yorumlarını hiciv olarak şiirlere aktarmıştır. İlk şiirlerinde kısmen uyaklarda ve nefes denilen duraklamalarda basit bir yöntem seçmesine tanık olmuştum. Ama son şiirlerini okuyunca Ozan arkadaşın giderek bu alanda ne denli ilerlediğini gözlemliyorum. Benim bu savımı kanıtlayacak şiirleri de bu yazının içine alarak biraz daha detaylara inmiş olalım.


    Ben idim Görünen

    Işığında Hûda ile buluşup
    Ben idim alemde ulu görünen
    Gökyüzünde bulut bulut dolaşıp
    Ben idim yağmurla dolu görünen

    Türlü nebât ile toprağa serip
    Hayvanın postunda şekile girip
    Kendi suretini balçığa verip
    Ben idim aslanda Ali görünen

    Kan kalesi denen şehiri kurup
    Kâmilin yanında kemâle erip
    Eyüp'ün derdine sabrını verip
    Ben idim nebîde veli görünen

    Ne olduğun görüp kendin bilmişe
    Özüne bürünüp dersin almışa
    Gecenin sonunda darda kalmışa
    Ben idim hızırın eli görünen

    Yetmişiki millet insan dininde
    Hem zalimin hem mazlumun yanında
    Hacı Bektaş, Abdal Musa donunda
    Ben idim o Kızıl Deli görünen


    Yiğit'e virane gönül köşküyle
    Neyzen'in elinde tas tas işkiyle
    Bir ateş düşürüp Leyla aşkıyla
    Ben idim Mecnun'a çölü görünen...


    Doğanın var olan yasalarını kendi düşüncesi olan ve kendine has olan yorumuyla şiirlerini oluşturuyor. Yine son şiirlerinden birinde bu insan doğa ilişkisi bakımından yorumlanan güzel bir şiirinde bunu görüyoruz. Yani Harun Yiğit kendi dünyasında, kendi gücüyle yol alabilmiş. Genç ve yetenekli bir ozanımızdır.
    Hiciv dünyasında da kendini kanıtlamış, bu alanda da güzel şiirler yazmış bir dirençli yürektir.

    GELDİK BUGÜNE

    Toprağın özünden, suyun geninden
    Süzüle, süzüle geldik bu güne
    Hayvandan insana daha dönmeden
    Büzüle, büzüle geldik bu güne

    Yaz ayında güneş yaktı kavurdu
    Sel aldı emeği yeller savurdu
    Doğa bizi dinden dine çevirdi
    Üzüle, üzüle geldik bu güne

    Alim öldürenler geri kaldılar
    Kendin arayanlar ışık buldular
    Emek verdik, alın teri çaldılar
    Ezile, ezile geldik bu güne

    Beni aşamadık bize saldırdık
    Nice değerleri ite çaldırdık
    İsteyen herkese etek kaldırdık
    Dizile, dizile geldik bu güne

    Hak yolunda nice cenge karıştık
    Kavgalarda Yiğit'lerle yarıştık
    Kan akıtıp kardeş, kardeş vuruştuk
    Yazıla, yazıla geldik bu güne

    Hele biraz bozkır üstüne doğru yürüyelim.
    Azıcık bozkır, azıcık kır çeçeği, fazlaca özem kokan bir şiir okuyalım

    Kalmadı

    Papatyaydın
    Lalem, mor menekşem, sümbülüm
    Gönlümde açan gülümdün
    Kelebeğim
    Ak güvercinim
    Sarı kanaryam
    Gönül bağımda öten bülbülümdün

    Güz gelmeden boran vurdu
    Ne açanım
    Ne uçanım kaldı

    Erenler bağından el alıp geçtiğini kendi söylüyor.
    Pirler ocağından, dol içtiğini yine kendi söylüyor.
    Söylediği bu sözlerin doğruluğu sanırım şiirlerin içinde görülüyor.
    Ustalarına olan saygısı, şiire olan güveni ozanlık değerini gündeme getiriyor.
    Engin oluşu, her insana saygılı davranması ozan yüreğinin olgunluğunu kanıtlıyor.

    Selam olsun yiğit ozana Selam olsun diyelim
    Hazirlayan: Orhan Bahçıvan
    27.09.2005
    -----------------



    TÜRKÜLERİN RUHUYLA Harun Yiğit

    Bedri Rahmi'nin, 'Ne zaman bir köy türküsü duysam, yazdığım şiirden utanırım! ' sözü hiç aklımdan çıkmaz. Bu sözün içimdeki yeri gurbette daha da derinleşmiştir. Bir söyleşisinde Neşet Ertaş'a sordular, 'Senin nota bilgin de yok, bu sesi bu sazda nasıl buluyorsun? ' diye..O da, 'Notamız yok ama rotamız var, gönlümden geldiği gibi basıyorum! ' diye yanıtlamıştı. İnsanın köklerine bağlılığı böyle bir duygu işte. Nasıl ki her nehrin doğduğu dağ ve aktığı yatağa göre bir karakteri varsa şiir de öyle. Kendi köklerinden soluyarak bulur ruhunu. Türküleri halkın ruhudur. Bu ruhu solumayan köklerinden kopuk demektir. Köklerinden kopukluk ise cansızlıkla eş anlamlıdır. Türküleri bir halkın mirasıdır aynı zamanda. Bu mirasının bilincinde olmayan halk, savrulur gider. Bu gün kendi yurdumuzda, Anadolu'muzdaki şu karanlığa savruluşun külünü üfleyin, altından, 'kendi kültürüne, kendi halkının mirasına ters düşmüşlük, köklerinden kopuyor oluş' çıkar. Sekiz yüzyıl önceden seslenen Yunus'u dinleyin, Dadal'ı, Pir Sultan'ı, Karacaoğlan'ı. İşte köklerimiz onlar bizim. Her biri derin nehir yatakları. Ne güzel anlatır Karacaoğlan sevdalısının saçlarını. Ne güzel söyler 'Zülüf düşmüş gerdana' diye. Ferhat, sevdalısı Şirin için dağları nasıl deler Ferhat. Bir de bugün yaşanan, daha doğrusu Anadolu'muza, halkımıza dayatılan karanlığa bakın: saç göstermenin 'günah' sayıldığı anlayışa; dağların, altın için, siyanürle delik deşik edilişine. Soralım kendimize: Karacaoğlan'ın şiirleri mi mirasımız, 'türban' mı diye..Soralım kendimize: Ferhat mı mirasımız, siyanürle altın arayıcılığı mı diye. Yanıtına göre safımızı tutalım... İşte, Harun Yiğit'in şiirlerini okurken bunları düşündüm. Gurbette ama safını sılasının duygusuyla tutmuş. Köklerinin bilincinde. İstiyor ki kendi köklerinde bilensin duygusu. Sesi kendi ırmağında aksın. İnsanların gurbet ya da sıla, yozlaşıp, softalaşıp, öz değerlerine uzaklaşıp, karardığı, daha da karartılmak istendiği günümüzde, bağrında yüreğini Harun Yiğit gibi halkına, halkının değerlerine, kendi özüne, aydınlık bir gelecek umuduna bağlı olarak taşıyan kardeşlerimiz, bugün her zamankinden daha önem arz ediyor. Harun, 'rotası olan' bir kardeşim. Kelimelerini gönlüyle işliyor. Gönlününse öz kültüründe kökleri var.

    Nihat Behram

    ---------------------


    CANCA
    Muhsin DURUCAN


    El-mek : muhsindurucan@ttmail.com



    VATANDAŞ OSMAN

    Ozan ya da şair, duygularını sözcüklere aktaran bilge kişi demektir. Böylesi akıcı duygulardan çoğu zaman bir demet oluşur. İşte bu demet; şairin özünü, ömrünü, yüreğini ve beynini devinime geçirerek sunduğu şiir kitabıdır.
    Bilindiği gibi taşlama; Kusurları ve gülünç yanları alaylı bir dille anlatan şiir türüdür. Divan edebiyatı şiirlerinin hicivlerine karşın halk yazını şairleri; duydukları öfke ve kinleri, yermek istediklerine taşlamalarda bulunmuşlardır. Gülerek uyarma ve yola getirme amaçlanır. Âşık edebiyatımızda zengin bir taşlama geleneği vardır. Taşlama türü şiir yazmak, sanıldığı kadar kolay olmasa gerek...
    Taşlama-hiciv türü çalışmasıyla bu zoru Yiğit başarmıştır. Harun Yiğit’in Almanya’dan imzalayıp postaladığı “Vatandaş Osman” adlı kitabının isim sahibi olduğum, ozan inceliğiyle vurgulanmaktadır. Kendisiyle yüz yüze olamadık. Ne ki ısındık birbirimize. Karınca kararınca Vatandaş Osman’ı konuşturmak istedim.
    *
    VATANDAŞ OSMAN: Ozan Harun Yiğit’in 88 sayfalık üçüncü yapıtı. içten kopan yürek parçası duygulardan oluşan, öz kültür kaynaklı, akıcı ve bir solukta okunabilecek ürünler var. Özgün ön kapak görüntüsü kendi tasarımı....
    Ön söz yerinde Nihat Behram’ın kaleme aldığı metin var. Hemen ardında Mustafa Ceylan tarafından ustaca gerçekleştirilen söyleşi...Burada bir soru üzerine adım da geçmekte. Kitaptaki şiirlerin her birisi damardan mı damardan. Denilebilir ki; aydın bir şair ve duygusal bir yazın emekçisi yazsa yazsa ancak böylesini yazar. Okuyanlar da elbette hak verecektir.
    Yiğit Ozan, gurbet, sıla ve özlemleriyle yüreğinde yeşerttiği ürünlerini özenle avuçlayıp kitaplaştırdıktan sonra oldukça rahatladığı kanısındayım. Yapıt, hece ölçüsüyle kaleme alınmış birbirinden güzel yergisel ürünleri içermektedir.
    Kitabı elinize aldığınızda “beni oku! ” diye sizi çekmekte. Soluksuz okuyorsunuz. Sonra arka kapakta; bir çocuğun taşladığı son söz olarak şu dörtlüğü buluyorsunuz: “ Uyuyanı uyarayım diyerek / Yıllarca taş attım, el alem baktı / Sustum bir kenara postu yayarak / Kendi attığım taş, canımı yaktı.”
    Tadı belleklere sinen çoğu dörtlüklerde Osman konuşturulmuş. Vatandaş Osman Avrupa’da(s.64) : “Ne yapsa ne etse Hans’ın gözünde / Kara kafa oldu Vatandaş Osman / Yakılmak, horlanmak korkusu ile / Korkularla doldu Vatandaş Osman.” Kitap da beğeni ile okunacak güzel dizeler var.
    *
    Şair, duygularını taşlamalı sözcüklere ustaca aktaran şiir işçisidir. Bu özgün duygulardan demetlenen şiirler, kitabı oluşturmuş. Esenlik dileklerimle sevgili Harun Yiğit’i kutluyorum ve alkışlıyorum...
    (Kitap için iletişim: yigit_harun@yahoo.de)

    ---------------------
  •  
    ESERLERİ
    Ilk kitabi: Gurbet Türküleri

    Ikinci kitabi: Duy Yunus Emre

    Ücüncü Kitabi: Vatandas Osman (Hiciv-Taslama)
     


    -Ey Şair
    -Gerekçemiz
    -Gülce 100.Günde
    -Üçgen Masa ve Orhan Veli
    -Tercüme Odası
    -Neyzen Tevfik ve Aşk
    -Anlaşılır Olmak
    -Yahya kemal ve Gülce'de Aruz
    -Han Duvarları ve Ötesi
    -Gençosmanoğlu ile Röportaj
    -Çeviriye Dair